Öncelikle kitap gerçekten acıklı.. Ya da ben depresyondayım daha da duygusallaştırdı beni..
Çok çok küçük bir insan, henüz bir çocuk. Edindiği yanlış arkadaşlarla kötü işlere sapıyor. Gerçekten okurken kanınız ürperecek. Ya inanamıyorum iğrendim diyeceksiniz gözleriniz dolacak yapılan kötülüklere. Daha sonra bu kötülüğün karşısında heniz 13 yaşında cezaya saptırılıyor. Cezaevinde işkencelere maruz kalıyor. Düzelebilme ihtimali varken iyice kötüye dibe sürükleniyor..
Yeni bir reform geliyor ve bu suçlumuz dönüşüm programına alınıyor. Verilen kimyasallarla artık kötü bir şey düşündüğünde titriyor, midesi bulanıyor. Haksızlığa da uğrasa kendini savunmaktan aciz bir varlığa dönüşüyor. Onu döven birine karşılığını veremiyor ayaklarını bile yalayacak dereceye geliyor..
Kötülük yapmasın diye, kendisine yapılan haksızlıklara bile tepki veremiyor ve iyice çöküyor..
Artık intihar etmek istiyor. Böyle yaşamak istemiyor. 18 yaşında bu gencimiz daha.. Ona verilen emirlere itaat ede ede böyle robotlaşıyor.
Çok kötü.. Gerçekten hiç beklemediğim kadar kötü. Çok boş olmuş herkesin tahmin edebileceği hikayeler. Adil yıldırımın dünya görüşüne hiç yakışmamış. Daha kaliteli beklerdim
Virginia Woolf, kadınların toplumdaki yerini tarihsel olarak ele almış.
Kadınlar erkeklerle eşittir. Bir kadın da bir erkek gibi istediğini yapmakta özgürdür. Günümüzde bunu söylemek ne kadar kolay ve güzel olsa da ve hatta uygulamak da buna dahil, eskiden bu durum böyle değildi.
18.yyda kadın yazar bulunamaması,
Sonraki yüzyıllarda kadın yazarların çok az olması..
O zamanki görüşlerin ne kadar baskıcı ve ataerkil olduğunu içimizi acıtacak şekilde gözler önüne seriyor.
Woold kadınların cesur olması gerektiğini, yaptığı işi kadınca yapmaktan çekinmemesi gerektiğini vurguluyor.
Bunları yapmak günümüzde her ne kadar bir kesim için kolay olsa da, belli bir kesim hala kadını sadece çocuk doğur sus, erkeğine sesini yükseltme! olarak görmesi çok acı verici.
Zweig yine iç çöküşlerin, değersizlik duygusunun, ezikliğin, güçsüzlüğün, yalnızlığın ve yalnız hissetmenin sarmaladığı bir karakteri yazmış. Kendi fikrimce intihar da ettiği için bence Zweig kendi iç dünyasını da böyle aktarmış dünyaya.
Eserde bir şey çok dikkatimi çekti
'kızıl.... Ölüm... Kızıl-çocuk hastalığı. Bir yetişkin olarak daima çocuklara ve çocukluğa ait şeylerden dolayı acı çekmiş olması yaşamın simgesi değil miydi?
Evet. İnsan çocukken yaşadıklarını, yaşın vermiş olduğu cahillikle kötü şeyler yaşadıysa ve yetişkinlikte farkında bir birey olmazsa hep kendini suçlar. Ve bu da yazarın dediği gibi yetişkin olunca acı çeker. Bu insanı travmalara, yalnızlığa, depresyona, strese, kaygıya iter ve insan yetişkinken çocukluğunun travması içinde yaşamı tadamaz. İnsanın bunu fark edip önce kendi düşüncelerini değiştirmesi gerekir.
:kaçmak, burdan binlerce, on binlerce kilometre uzağa kaçmak istiyorum...
İnsan içindekileri değiştirmedikçe sadece mekan değiştirir ve hayatında aynı hislerle devam eder. Oysa önce kendi içinden kurtulup yeni bir sen yapman gerekir diye düşünüyorum. Eğer hayatını değiştirmek istiyorsan...
Değersizlik, kişinin kendine verdiği değerle ölçülür aslında. Sen kendini ne kadar seversen o kadar sevilirsin. Sen ne kadar barışık olursan kendinle, o kadar mutlu olursun. Ki karakterimiz kendini sevemediği için insanlarla ilişki kuramıyor, kendine güvenmediğinden içine çekiliyor ve eziliyor. Hor görülüyor. Her şey senin, kendine bakışın ile başlıyor yani... Stefan ZweigKızıl
Öncelikle kitabı gerçekten çok beğendim. Montaigne denemelerini merak ediyordum ama şu an daha da merak ediyorum. Hayata olan bakış açısı, benliğinizi sevmeniz, insanlara değer vermek, gelişmek, hayata ve siyasete her şeye dair bir çok düşüncenizin şekillenmesi için...