“Güç, insanın başkaları üzerinde kurduğu tahakkümle değil, kendi aşırılıklarına ve zafiyetlerine (karanlığına) karşı koyabilme kapasitesiyle ölçülür. Başkasını susturabilen çoktur; kendini dizginleyebilen az. Tarih, gücü eline geçirdiğinde vicdanını askıya alanlarla doludur. Oysa gerçek güç, hesap sorulamayacağını sandığı anda bile adil kalabilmektir. Güç, denetlenmediğinde yozlaşır; vicdanla sınırlandığında ise sorumluluğa dönüşür.
Vicdan, insanın içindeki son bağımsız kurumdur. Ne kanunla yapacakları yazılabilir ne de otoriteyle susturulabilir. Vicdan, insanın kendisine tanık olma halidir. Kimsenin görmediği yerde de utanabilme, alkışlanırken bile rahatsızlık duyabilme hâlidir. İyi ile kötüyü ayıran bir pusula olmaktan çok, insanın yaptığıyla, olmak istediği kişi arasındaki mesafeyi hatırlatan bir iç yankıdır. Susturulabilir ama ikna edilemez; ertelenebilir ama yok edilemez. Vicdan, insanın kendinden kaçamamasıdır—ve bu yüzden en ağır özgürlüktür.
Bir toplumda vicdan zayıfladığında, yasa çoğalır; ama adalet azalır. Çünkü vicdan yoksa hukuk yalnızca bir araçtır. Vicdan, insanın kendine söylediği en dürüst cümledir ve çoğu zaman en ağır mahkemedir. Onu susturan toplumlar, suçlarını meşrulaştırmayı öğrenir.
Özgürlük ise bu ikisinin kesişim noktasında durur. Gücün vicdanla sınırlandığı yerde filizlenir.
Özgürlük, her istediğini yapmak değil; başkasının varlığını hesaba katarak yaşayabilmektir. Zincirlerinden kurtulmuş ama vicdanını yitirmiş bir kişi özgür değil, yalnızca tehlikelidir. Gerçek özgürlük, gücü dizginleyen vicdanın gölgesinde büyür ve yaşar.”(Doğu Ergil)