Oysa, erdemden yoksun bilgi, felsefe değil, zihne hapsolmus entelektüel bir kendini tatminden ibâret; olsa olsa Duchamp'ın hiciv dolu "Çikolata Öğütücüsü"dür.”
Üretim, doğadaki besin zincirinden çıkarak besinini doğrudan kendisi üreten (tarım ve hayvancılık) bir canlı türünün kaçınılmaz yazgısı olarak onu esastan belirler. Böylece tetiklenen bilişsel gelişim, evriminin bir üst düzeyi olarak onu içinde yaşadığı gezegende yaşamı tehdit eden bir teknolojik seviyeye getirecek kritik eşiğe (anthropocene) taşır. Bilgi bu nedenle Platon metafiziğinde doğrudan her şeyden önce kemâl anlamında erdemle içe içe geçtiği için teknik bir "know-how"a indirgenemez.
Aynı biçimde, bugün felsefeyi 'kavram îcadı’ zanneden cehâlet, yalnızca erdemden yoksun bilgiyi marifet addeden bir safsatanın içine düştüğü gafletin bir ifâdesidir.
Ídeoloji; doğal içgüdülerin toplumsal hayatın görünen değer sahnesinin altında yatan hakîki sâikleri oluşu geçerliliğinin, üretilmiş bir gerçeklik hâline getirilerek, kitlelerce değişmeyen içeriğinde hakîkat adıyla içselleştirilmesidir. Ve logos bunun sadece hep birlikte sahneye konulan maskeli balosudur. Buna bağlı olarak da ideoloji her ne kadar dışsal dayatmadan ibâret gibi görünse de özünü içsel olarak kişinin çaresizlik duyguları içinde boyun eğmek zorunda kaldığı gönüllü katılımında bulur. Bu tastamam Glaukon'un anlattığı, "Gûges'in yüzüğü" hikâyesinde çobanın yaptığıyla teşhir edilen durumdur; kendisine sürü emanet edilen bir çobanın bastırılmış hırslarının (hÜbris) güç yüzüğünü bulmasıyla serbest kalması aslında mağara sâkinleri için adâlet duygusunun ister istemez tümüyle laftan ibâret bir ikiyüzlülük içinde yüzdüğünü gösterir. Ídeolojiyi siyâset bilimi söyleminin hayâti bir parçası olarak görmeden önce, onun ancak kemâl anlamındaki erdem bağlamında mümkün insan kavramının içini nasıl boşalttığının anlaşılması gerekir.
“Bilginin kuvvet oluşu, basit anlamda siyâsî bir terim olarak sadece örneğin, "büyük oyun" türü bir emperyalizm stratejisine indirgenemez. Bilgi, altta yatan anlamında kuvvete dönüştüğünde, gerçeklik algısını dönüştürerek alttan alta insan dünyasının hayvan dünyasından hiçbir farkı olmadığını, birinci dünya savaşının ortasında Dada hareketini başlatan genç şair ve sanatçıların çok iyi farkına vardığı şu hakîkatinde ortaya koyar: Medeniyet kocaman bir yalandır ve aslında besin zincirinden hiç çıkılmamıştır. O hâlde hakkında övgüler düzülerek ne kadar insan olduğumuzu belirleyecek başat bir ölçüt hâline getirilen ve insanlığın en büyük eseri olarak ifâde edilen "medeniyet"in aslında kendisi tümüyle ideolojik bir kurgudur.”
O hâlde logos, ilk âlet teknolojisinden başlayarak insan için sadece bu sâyede çevresini değil, böylelikle aynı zamanda da kendisini dönüştürdüğü asli paradigmadır. Bu anlamda belki de insan, doğadaki ilk yapay nesnedir. Bunun anlamı, insanın kendi kendisini ehlileştirmek sûretiyle bilişsel esasta dönüştürerek biçimlendirebilen doğadaki tek canlı olmasıdır. Kendisine biçim verme yeteneği, insanın kendisini 'yapma' eyleminde aynı zamanda da bir 'olma' olarak gerçekleştirmesi olarak gerçekliği de biçimlendirdiği/belirlediği anlamına gelir.”