“Sokrates tarafından kurulan gaye ahlakı, ideal bir mükemmelliği hedefleyen sürekli bir çabaya işaret eder. Bütün ilerlemelerin ilk koşulu, amacın açıkça görülmesi ve "hazzın" sahte ışıklarından ayırt edilmesidir. Platon bu sahte ışıkları, gerçek Helen Mısır’a kaçırılmışken, Yunanlıları Truva' ya çekmek için tanrılar tarafından yaratılan Helen hayaleti ile karşılaştırır. İdealin açık bir şekilde kavranması bilgidir, bu ancak çok düşünülerek kazanılabilir. Sokrates'in uygulamasındaki bu derinlemesine düşünme, çoğu zaman doğru davranışı tarif etmekte kullanılan terimlerin kendi özlü anlamını tanımlama denemelerine dönüşmüştür. Örnek olarak, herkes Adalet diye bir şey olduğunda hemfikirdir. Fakat bu kelimeyle ne demek istiyoruz? Eğer farklı insanların ve toplulukların "adil" ya da “doğru" diye telaffuz ettikleri eylemleri düşünüp karşılaştırırsak, karmakarışık ve şaşırtıcı fikirlerle karşılaşırız. Bir ülkede doğru kabul edilen bir gelenek başka bir ülkede yanlış diye yasaklanabilir. Eski sosyal kısıtlamaların ahlakına göre yaşayan biri, kendi yerel geleneklerinin kendisi için doğru olduğunu söylerken, komşularına göre başka geleneklerin doğru olduğunu söyleyecektir. Fakat yeni gaye ahlakı evrenseldir. Bütün insanlığın ancak ortak tek bir mükemmellik ideali, tüm gelenek ve davranışların ölçüldüğü tek bir standart olabilir. Dolayısıyla (Platon’un çıkardığı sonuca göre) “Adalet” gibi bir terimin, çeşitli zaman ve yerlerde adil addedilen çeşitli şeylerden bağımsız evrensel bir anlamı vardır. Bu mutlak anlam tanımlana bilir ve bilinebilir. Platon’un “Form” ya da “ideal” dediği budur, şeylerin doğasında sabittir, değişmezdir ve herhangi bir gurubun ya da bireyin keyfi kararlarının ötesindedir. Adalet'i bir "ideal" olarak ele