Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci romanı, yalnızca bir köy öğretmeninin hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin unutulmuş taşra gerçekliğine, cehaletle savaşın sessiz kahramanlarına ve kitabın insan hayatını nasıl değiştirebildiğine dair çok derin bir ağıt yakıyor. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey sadece “güzel bir roman okudum” duygusu değildi. Sanki Anadolu’nun tozlu yollarında ben de o eşeğin yanında yürümüş, kitap taşımış, köy çocuklarının gözlerinde ilk kez açılan o ışığı görmüş gibiydim.
Romanın merkezinde gerçek bir karakter olan Mustafa Güzelgöz’ün yaşamından izler taşıyan bir mücadele var. Ancak Fakir Baykurt bu hikâyeyi kuru bir biyografi gibi anlatmıyor. Tam tersine, Anadolu insanının ruhunu, yoksulluğunu, direncini, mizahını ve kırgınlığını öylesine canlı veriyor ki roman zaman zaman bir halk türküsü gibi akıyor. Kitap boyunca türkülerin, şiirlerin, ozanların, halk deyişlerinin geçmesi beni inanılmaz etkiledi. Çünkü Baykurt’un anlatısında kültür yalnızca süs değil; halkın nefesi gibi duruyor. Bir türkünün bir insanı nasıl ayakta tuttuğunu, bir şiirin bazen ekmek kadar gerekli olduğunu hissettiriyor.
Özellikle köylere kitap taşıma fikri, romanın en dokunaklı taraflarından biri. Çünkü burada taşınan şey sadece kitap değil; umut, düşünce, başka hayatların mümkün olabileceği fikri. Fakir Baykurt’un satırlarında kitap neredeyse canlı bir varlığa dönüşüyor. İnsan bazen şu düşünceye kapılıyor: Açlık insanı yorar ama düşüncesizlik insanı çürütür. Roman tam da bu çürümeye karşı verilen bir savaş gibi.
Kitabın en sevdiğim yönlerinden biri de romantize edilmemiş olmasıydı. Anadolu’yu “masalsı köy hayatı” olarak sunmuyor. Cehaleti, yoksulluğu, bürokrasinin engellerini, insanların alışkanlıklarını sert biçimde gösteriyor. Ama bunu yaparken insanına