Sen ki binlerce yıl nice imparatorluklara başkent olan,
Uğrunda nice savaşların yapıldığı toprağında nice canların yittiği şehirsin.
Bir eşin daha yok ki varlığın ile tüm şehirleri bırakırsın gölgede
Sen öyle bir sevdasın ki yeter ateşin tüm dünyayı çevirmeye küle
Hem dertsin hem devasın, hem esir alan hem özgür kılansın
İstanbul sen öyle bir şehirsin ki...
İstanbul...
Sen ne güzel, ne mübarek şehirsin!
"İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer.
...
Sana hep ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin."
SerenadZülfü Livaneli
“Değer” diye bildiğimiz her şeyle dalga geçiliyor, nihilist, boş ve yaşamaya değmeyecek bir dünya modeli çiziliyordu.
...
Öğretmenler ve aileler eğitim adı altında birkaç bilgi kırıntısı vermeye çalışırken, gençler asıl "eğitim”i bu sitelerden alıyordu.
Buna nasıl göz yumulurdu? İnsan haklarını bu kadar ayaklar altına alan, Kerem gibi milyonlarca çocuğu anormal, intihara eğilimli, toplum dışı insanlar haline getiren bir sistemle niçin kimse uğraşmazdı?
Düşüncelerine ne kadar güvenebilirdi insan? Düşüncelerimi hayatın gerçekliği mi belirliyordu, benim ruh halim mi? Ama zaten bu ikisi birbiriyle ilişkili değil miydi?
O zaman, düşünce mi önce geliyor, algılama mı? Yoksa, düşünmek ve algılamak arasında başka bir bağlantı mı vardı?