Okuduğum ilk Türk Edebiyatı Klasiği olabilir. Bu da benim ayıbım olsun.
Bazen korktuğumuz şeylerin gerçekten var olup olmadığını değil, neden korktuğumuzu sorgulamamız gerekir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani romanı tam olarak bunu yapıyor. İlk başta gizemli, hatta ürkütücü görünen olayların arkasında aslında insanın cehaleti, korkuları ve hurafelere olan inancı yatıyor. Yazar, mizah ve eleştiriyi çok güzel harmanlayarak okuyucuya hem düşündürücü hem de keyifli bir hikâye sunuyor. Ben okırken aşırı keyif almıştım mızahı çoğu yerde güldürüyor, eğlendiriyor.
Okurken bir yandan olayların gizemini merak ediyor, bir yandan da toplumdaki batıl inançların nasıl kolayca insanları yönlendirebildiğini görüyorsunuz.
Kısacası Gulyabani, sadece bir korku hikâyesi değil; akıl ile hurafe arasındaki ince çizgiyi gösteren güçlü bir klasik.
Heekese tavsıye ederim. Sevgiler, Emre.
Buse sayesinde de tanışmış olduk klasiklerle.
GulyabaniHüseyin Rahmi Gürpınar
"Bence gençlerin insanları ve dünyanın türlü yerlerini bol bol görmeleri gerekir, özellikle insanları. Aksi takdirde...şey... bazen birine çok yakın olmak tehlikeli sonuçlar verebilir. "
"Olaylar insanlara gelir, insanlar olaylara gitmez. Neden bazı kimselerin yaşantısı çok heyecanlı, bazılarının da sıkıcıdır? Çevreleri yüzünden mi? Hiç de değil. İnsan dünyanın bir ucuna gider, yine de başına bir şey gelmez. O bir yere erişemeden bir hafta önce katliam olur. Oradan ayrıldıktan bir gün sonra da şiddetli bir deprem. Binemeyip kaçırdığı gemi kazaya uğrar. Başka bir adam küçük bir kasabada oturur. Her gün şehre, işine gider. Ama başına türlü şeyler gelir. Şantajcılarla, güzel kızlarla, gangsterlerle karşılaşır. Senin Hercule Poirot gibi kimselere gelince, onların cinayet aramalarına gerek yoktur. Çünkü cinayet onları bulur. "