Cem Vardar

Sâniyen: Kur'andaki anasır-ı esasiye ve Kur'anın takib ettiği maksadlar; tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz. Sual: Kur'anın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur? Cevab: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. "Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?" diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı: Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir? Bu suale, benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu: Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re'sü'l-malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku! Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevablar, Kur'andan muktebes ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden; Kur'anın anasır-ı
Din
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
1985 yılı 14-21 Nisan tarihli yazısından
Eski Beyoğlu, Pera'yı sadece taşrası gibiydi. Avrupalılar pek tutmazdı. Hammer, Pera'yı sadece karalar, sakinlerini yerin dibine batırır. Ana cadde için kullandığı deyim; "sakinlerinin zekâsı gibi dar, bitmez tükenmez unvanları kadar uzun"
Sayfa 111 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Beyoğlu (Pera)-2
Yabancı din adamları işlerini doğrusu sessiz ve gürültüsüz görmek zorundaydılar. Çünkü Roma Katolikleri ve Protestanlardan nefret edenler, Müslümanlardan çok, Osmanlı Hristiyanlarıydı. Roma-Katolik rahiplerinin faaliyeti kutsal Ortodoks kilisesi ve Gregoryen-Ermeni kilisesinin hiddetini çekiyor ve ikide birde bu "din sapkınlarını" Bâbıâli'ye şikayet ediyorlardı. Galata'daki Avrupalıların "tuhaf" dinî törenlerini Osmanlı Hristiyanları da Müslümanlar kadar istemezdi... Elçiliklerin hepsi Beyoğlu'ndaydı. Yalnız İran Elçiliği, Bâbıâli'nin yanı başında, Müslüman mahallesindeydi. Yabancı misyonların Marmara'ya bakan geniş bahçeli sefaret saraylarına kapandıklarını biliyoruz. Bunların bazısı Venedik Sarayı, Fransa Sarayı gibi hoş, geniş bahçeli yapılar, bazısı da İspanya Elçiliği gibi kasavetli konaklardı.
Sayfa 110 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Beyoğlu(Pera)
Beyoğlu(Pera) fetihten önce İtalyan Rönesansı'nın Doğu Akdeniz şubesi gibiydi. Pera Cenevizlilerin kolonisiydi. Ama kentte Venedikli, Pisalı İtalyanlar da vardı. Cenova daha çok hepsini temsil ve idare eden bir patrondu. Cenova buraya bir yıl süreyle bir podesta tayin ediyordu, onun yanında yirmi dört üyeli bir meclis ve tüccarlar ofisi vardı. Ceneviz parası zecchino değerli bir birim olarak bütün Akdeniz'de kullanımdaydı. Adorno, Doria, Ocase, Botteghe gibi Cenova aristokrasisinden zengin tüccar aileler burada yaşardı. Pera'ya İtalyan kültür ilk ve kalıcı damgasını vurdu. Bugün bile bu semtin argosundaki en kalabalık lügatçe İtalyan kalıntısıdır. Ortaçağlardan beri Pera'nın en güzel binaları onlarındı. Cenova podestasının sarayı, Venedik balyosunun konakları iki zarif inciydi...
Sayfa 106 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Din
Cenab-ı Hakk'ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın mehasini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlukatı sever. Cennet'in bütün letaif ve mehasini ve lezaizi ve niamatı, bir cilve-i rahmeti olan bir zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır. Madem nass-ı kelâmıyla; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder. (Onbirinci Lem'a/10. Nükte) Lemalar - 59
Din