"Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
Yıldızlar, aydınlık fikirler gibi
tavanda salkım salkım
Bu gece dağ başları kadar yalnızım.
Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından,
Dudaklarımda eski bir mektep türküsü
Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim,
Gözlerim, gözlerini arıyor durmadan
nerdesin?"
Hikayeni anlatmak ister misin?" dedi Milletvekili.
" Hikayem..."
Ne anlatabilirdim ki, anlatacak ya da dinlemeye değecek ne yaşamıştım? Ayrıca bilmek istediği neydi? Her şeyi en başından mı? Eğer öyleyse, benim yirmi iki yıllık yaşantımı, şimdi burada taş patlasın bir buçuk iki saate sığdırmaya çalışmak, acısıyla tatlısıyla onca yaşadığım anıya hakaret sayılmaz mıydı? Yoksa kısaca neden, nasıl burada bulunduğunu mu merak ediyordu...
Bence bu hiç deşilecek bir yara değildi.
Bu durumlarda sadece kocamı ayarttın bahanesiyle kadınlara suç bulmak ne kadar doğruydu? Sanki erkeklerin hiç suçu yokmuş gibi, aldatılma konusunda bütün suçu kadınlara yüklemek, erkeğin iradesiz aklı yetmeyen, aciz bir varlık olduğunu kabul etmek değil miydi? Peki kim ister böyle bir erkekle hayat geçirmek, onun için hayat boyu çıkabilecek sorunlarla savaşıp ömür geçirmek?
Her birimiz türlü acılar çekmiştik. Zaman hepimizi yakıp geçmişti ve büyümüştük... "Bırak artık" dedim. "Bırak, uğraşma kimse için... Kimse, kimsenin ölümüne bağlamasın saadetini..."
Bir an için insanların genelinin pek yaşamadığı ama bizim tahakkümümüz altındaki o zavallı hayvanların çok yakından tanıdıkları bir duyguya kapıldım. Kendimi yuvasına dönen ve yuvasının yerinde birden bir evin temelini kazmakla meşgul olan bir düzine işçinin eseriyle karşılaşan bir tavşan gibi hissetmiştim.