Ama uykum yoktu, uyuyamadım. Bir süre karanlığı, hiç akıl erdiremediğim bu yoğun ve dipsiz yokluğu izledim. Düşüncelerime sığmıyordu. Ölçüsüz siyahlıktaydı ve üzerime üzerime geliyordu. Gözlerimi yumdum, kendimi oyalamak için bir şarkı mırıldanmaya ve yatakta yuvarlanmaya başladım, ama bir işe yaramadı. Karanlık beni ele geçirmişti ve bir an bile rahat vermiyordu. Ya eriyip karanlığa karışırsam? Doğruldum ve kollarımı sallamaya başladım.
Bozuk sinirlerim denetimi büsbütün ele geçirmişti ve ne kadar direnmeye çalışırsam çalışayım bir işe yaramıyordu. Oturduğum yerde en olmadık fantezilere kapıldım, kendi kendime mırıldandığım ninnileri dinleyerek sakinleşmeye çalışırken kan ter içinde kaldım. Ömrümde bir eşini görmediğim karanlığa dikmiştim gözlerimi. Şimdiye dek kimsenin dikkat etmediği, özel bir tür karanlıkla, umutsuz bir şeyle karşı karşıya olduğum kesindi. Saçma sapan düşüncelere takılıp kalıyor, her şeyden korkuyordum. Yatağın başucundaki küçük delik çok ilgimi çekti, duvarda yerini buldum, bir çivi deliğiydi bu. Elimle yokladım, içine üfledim, derinliğini tahmin etmeye çalıştım. Hiç de öyle masum bir delik değildi bu; kendimi korumam gereken çapraşık ve gizem dolu bir delikti. Deliğin düşüncesine iyice kendimi kaptırdım, meraktan ve korkudan aklımı yitirecek gibi oldum, sonunda dayanamayıp yataktan çıktım, deliğin derinliğini anlamak ve yandaki hücreye dek gitmediğine emin olmak için kırık çakımı bulup çıkardım.
... Açlık içimi kemiriyor, beni bir an bile rahat bırakmıyordu. Midemdeki yanmayı bastırabilmek için tekrar tekrar tükürük yuttum, işe yaramış gibi geldi bana. Bundan önce de haftalardır yemek bulmakta zorluk çekiyordum, son zamanlarda hepten zayıf düşmüştüm. Şu ya da bu manevrayla bir beş kron düşürebildiğimde bu para gücümü toplamaya yetecek kadar uzun süre dayanmıyordu, açlık yeniden baş gösteriyor ve belimi büküyordu. En kötüsü sırtım ve omuzlarımdı; göğsümdeki küçük sancıyı kuvvetlice öksürerek ya da yürürken iyice eğilerek biraz olsun dindirebiliyordum; ama sırtıma ve omuzlarıma bir çare bulamamıştım. Niye işlerim bir türlü yoluna girmiyordu? Başkaları kadar benim de yaşama hakkım yok muydu? Kitapçı Pascha ya da buharlı gemi armatörü Hennechen'den ne farkım vardı? Çalışmak için dev gibi omuzlarım ve güçlü kollarım yok muydu? Ekmeğimi kazanmak için Møller Sokak'ta odunculuk işine başvurmamış mıydım? Tembelin teki miydim? İş aramamış, seminerlere katılmamış, gazete makaleleri yazmamış, gece gündüz demeden deliler gibi didinip durmamış mıydım? Tutumlu değil miydim yoksa? Param çokken ekmek ve sütle, azken ekmekle yetinmemiş, yokken de açlık çekmemiş miydim? Yoksa bir otelde mi ağırlıyorlardı beni, birinci katta süitim mi vardı? Bir tenekecinin tavan arasında, içeri kar dolduğu için geçen kıştan beri Tanrı'nın ve insanların terk ettiği bir odada kalıyordum. Dolayısıyla hiç anlam veremiyordum bütün bu olan bitene.
Yürürken işte bunları düşünüyordum ve düşüncelerimde kötülükten, kıskançlıktan ya da kinden eser bile yoktu.
Dişlerimi geçirebileceğim biraz ekmeğim olsaydı keşke! Sokakta yürürken kemirebileceğim güzel bir çavdar ekmeği! Bir yandan yürüyor, bir yandan da çiğnemesi akıl almaz derecede güzel olan kara çavdar ekmeğini düşünüyordum. Açlıktan midem sırtıma yapışmıştı, ölüp gitmek istiyordum, duygusallaşıp ağlamaya başladım. Sefaletimin sonu gelmiyordu bir türlü! ...