Bu kitabı ikinci kez okudum ve tüylerim diken diken oldu. Bazı şeyleri anlamak için tekrar dönüp bakmak gerekiyormuş. Bende de öyle oldu.
İlk okumamda beni fazla etkilememişti. Annesiz büyüyen bir kadının kötü geçen çocukluğu bana oldukça sıradan görünmüştü. Ama şimdi çok daha iyi anlıyorum.
İlk bölümü baştan sona tekrar tekrar okudum. İkinci bölümü de öyle, son bölümü de. Süreyya'nın içindeki boşluğu, hayatına bir anlam bulmaya çalışması, anne sevgisi görmediği için sevmeyi de beceremediğini net bir şekilde gördüm. Hissederek, adeta karakterin kendisiymişim gibi okudum ve onun acısını paylaştım.
Kitap sondan başlıyor aslında. Telefon konuşmasının bittiği andan ve sonra Süreyya çocukluğundan gençliğine kadar anlatıyor hayatını.
Hayatı boyunca bir kez olsun sorgulamadığı annesizliğinin, şikayet etmediği ve hatta tercih ettiği yalnızlığının, bağlanma korkusunun onu ne kadar yaraladığını annesinden gelen telefonu açınca anlıyor. Bir telefon konuşması insanı nasıl bu kadar darmaduman edebilir? Süreyya bana bunu iliklerime kadar hissettirdi.
Sürekli bir yerlere koşturması, ülke ülke gezmesi, bir işten çıkıp diğerine girmesi aslında içinde gizli bir anlam barındırıyor. Süreyya acısını unutmak için kendini dünyevi işlerle avutuyor. Bazen öyle olur. Hayata geride başlayanlar için saf mutluluk ihtimali yoktur. Bu hayatı yaşanabilir kılmak için yapabilecekleri tek şey kötünün iyisini tercih etmek. Süreyya da böyle yapıyor. Sevilmek, sevmek, bir yere ait olmak için çabalamıyor. Belki de annesinin ve babasının istemediğini el âlem ne yapsın diye düşünüyor. Bu yüzden aile saadetinden, sevginin getirdiği güzelliklerden umudunu kesiyor ve bunları hiç tadamayacak olsam bile başka zevklerin tadını çıkarabilirim diye düşünüyor. Hayatını güzelleştirmeye çalışıyor, elinden geldiği