Durup durup iç çektiğimiz, bizde kapanmaz derin yaralar açan sosyolojik bir eserden geriye kalan sayfalara düşen gözyaşlarımızdı galiba. Ne denilmeliydi bilmiyorum ama ne denilmeyeceğini biliyordum. Yaşasın yokluk mücadelesi veren emekçi, cefakar, vefalı kadınlarımız. Bu kutsal yaşama sevinci içinde ne sahip olduğumuz aile, ne oturduğumuz ev, ne yaptığımız iş, ne ait olduğumuz erkek, sahibi olduğumuz çocuk bunların hiç birinin önemi yoktu. Önemli olan çırpındığımız bu varlık mücadelesinde kendi benliğimizi koruyup kadın kimliğimizle bu hayattan geçip gitmekti. Bizi hatırlayan son kişide öldüğünde artık dünyadan silinip gitmemiz gerektiğiydi. Ardında bıraktığımız ismin önüne konulan sıfatların hiç bir önemi yoktu. Ne eğitimsiz bir kadın oluşumuz, ne yaşam şeklimiz ne sahip olduklarımız nede sahip olamadıklarımız. Biz yaşamaya çalışan bir insan ırkıyız. Tüm mücadelemiz bu yönde olmalı.
Nazan. Alın yazısı diye söylenip durdu kitapta. Ama hiç kimse onun yaşamında hayatın onu süreklidiği derin hiçsizliği düşünmedi belkide. Evet bu yaşam kavgasında var olmak için veremediği mücadelesinde geriye kalan tek şey derin bir hiçsizlikti. Son derece etik değerlere bağlı kalan geleneksel normların harmanladığı hamuru iyi yoğrulmuş diyebileceğimiz bir karakter. Peki nasıl oluyorda boş bir levha ile doğan bu insan soyunu bu denli düşkün bu denli madde bağımlısı bu denli katil yaratabiliyorduk. Derin hiçsizlik nasılda gazete köşelerinde boy boy fotoğrafların altına yazılan “en büyük kalpazan” sıfatını yakıştırabiliyorduk. Oysa topyekunu el birliğiyle bir insan hayatını bitirmiştik.
Hacer Hanım kendi varoluşunda sahip olduğu tüm olumsuz özelliği gelini üzerinde gösteriyordu. Onu hep daha aşağılara çekmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Sığındığı dini vecibelerle her ne