Gabriel Garcia Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk romanı, ilk bakışta yarım asrı aşan bir sadakatin ve bekleyişin destanı gibi görünse de, derine indikçe insanın kendine bile itiraf edemediği çelişkilerle örülü bir duygu labirentine dönüşüyor; çünkü burada aşk, ne saf bir bağlılık ne de masum bir özlem olarak kalıyor, aksine zamanın içinde şekil değiştiren, bazen alışkanlığa, bazen yalnızlığa, bazen de vazgeçememe inadına dönüşen bir hâl alıyor. Florentino Ariza’nın Fermina’ya duyduğu o bitmeyen bağlılık, ilk anda romantik bir direniş gibi dursa da, yıllar boyunca yüzlerce ilişkiyle kirlenen bir sadakatin ne kadar “gerçek” olduğu sorusunu kaçınılmaz biçimde önümüze koyuyor; çünkü bir kalbin tek bir kişiye ait olduğunu söylemek kolay, ama o kalbin yaşam biçimi bambaşka yönlere savruluyorsa, burada artık aşktan çok bir saplantının izleri hissediliyor. Öte yandan Juvenal Urbino karakteri, kusurlarıyla, hatalarıyla ve içsel hesaplaşmalarıyla romanın en “insan” tarafını temsil ediyor; düzeni, aklı ve kontrolü simgeleyen bir adamın son derece sıradan bir ölümle hayattan kopması ise, insanın kurduğu tüm sistemlerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu yüzümüze çarpıyor. Fermina Daza ise iki dünya arasında sıkışmış gibi: gençliğin coşkulu ama belirsiz aşkı ile yetişkinliğin güvenli ama daha mesafeli bağlılığı arasında yaptığı seçim, aşkın çoğu zaman bir duygu değil, bir koşul ve zaman meselesi olduğunu düşündürüyor. Márquez, bu romanında kusursuz aşklar anlatmıyor; aksine, eksik, çelişkili ve yer yer rahatsız edici ilişkiler üzerinden, aşkın idealize edilmiş halini parçalayarak yerine daha gerçek, daha sert ve daha tanıdık bir duygu bırakıyor: beklemekle sevmek arasındaki ince çizgi. Ve insan ister istemez şu soruya takılı kalıyor: Yarım asır süren bir bekleyiş gerçekten aşk