Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar romanı benim gözümde yalnızca bir köy hikâyesi değil; emeğin, yoksulluğun, umudun ve sistem karşısında ezilen insanların sessiz çığlığının romanıydı. Kitabı okurken insan sadece olayları takip etmiyor, adeta Tozak köyünün sıcağında kavruluyor, kuyudan çekilen suyun ağırlığını hissediyor, köylünün çaresizliğiyle birlikte yoruluyor. Fakir Baykurt’un en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor zaten; anlatmıyor, yaşatıyor. Köylülerin “Biz neden üzüm bağı kurmayalım?” diyerek çıktıkları yol aslında yalnızca üretme çabası değil, kendi kaderlerini değiştirme isteği. Ancak roman ilerledikçe anlıyoruz ki bu ülkede bazen insanın karşısındaki en büyük engel yoksulluk değil, sistemin kendisi oluyor. Köylü emek veriyor, dayanışıyor, umut ediyor ama ne zaman bir şeyler filizlenmeye başlasa devletin soğuk eli o umudun üstüne çöküyor. İşte kaplumbağalar da burada büyük bir metafora dönüşüyor; ağır ağır yürüyen, sırtında yük taşıyan ve çoğu zaman başladığı yere geri dönen insanlar gibi… Fakir Baykurt kaplumbağaları yalnızca bir hayvan olarak değil, yıllardır aynı kaderi sırtlanan Anadolu insanı olarak kullanıyor. Kır Abbas karakteri ise romanın ruhu gibiydi benim için; deli denilen ama aslında en gerçek sözleri söyleyen insanlardan biri. Onun bağ için verdiği mücadele bana göre sadece üzüm yetiştirme savaşı değil, insanın “Ben de varım” deme çabasıydı. Kitabın en acı tarafı ise şu oldu: İnsanlar birlikte bir şeyler başarabileceklerini kanıtlıyorlar ama düzen, onların büyümesine izin vermiyor. Roman bittiğinde içimde büyük bir burukluk kaldı çünkü Kaplumbağalar bana şunu düşündürdü; bu ülkede bazı insanlar gerçekten kaplumbağa gibi yaşıyor, yavaş ilerliyorlar, sırtlarında ağır bir hayat taşıyorlar ve çoğu zaman hiçbir yere varamasalar bile yürümekten