”Güzelliği, güzellik için sev,” diye nasihat etti “ ve dergileri rahat bırak. Bak Martin Eden, denizine ve gemilerine dön. Benim sana tavsiyem budur. İnsanların şu hastalıklı, çürümüş şehirlerinde ne yapıyorsun sen?”
“Mart baksana…”
Ablasının düşünce silsilesini o kadar iyi biliyordu ki ne söyleyeceğini tahmin ettiği halde bekledi.
“Sence de bir işe girmenin zamanı gelmedi mi?“
“Başarı kazanacağıma inanmıyorsun değil mi?”
Kadın başını hayır anlamında iki yana salladı.
“Kendim dışında kimse bana inanmıyor Gertrude.”
Sonra bu olay üzerine derin derin düşündü; kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllere göre yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olamayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce bir iki kez acı kahkahalara boğuldu.
Hâlâ eşitliğe inanıyorsunuz, ama büyük şirketlerin işini yapıyorsunuz ve o şirketler günden güne eşitliğin kuyusunu kazıyor. Halbuki siz, uğruna hayatınızı verdiğiniz şeyi yüzünüze söyleyen ve eşitliği inkâr eden bana sosyalist diyorsunuz. Cumhuriyetçiler eşitliğin düşmanıdır, ama içlerinden çoğu eşitliğe karşı savaşırken ağızlarından eşitlik lafını düşürmezler. Eşitlik adına eşitliği yok ederler. Bu yüzden onlara ahmak diyorum. Bana gelince ben bireyciyim. Yarışı en hızlısı, savaşı en güçlüsü kazansın derim.
Babasının kütüphanesindeki kitaplar, duvardaki resimler, piyano ve müzik; bunların hepsi gösterişli bir teşhirdi o kadar. Gerçek edebiyata, gerçek resme, gerçek müziğe bakılırsa Morse’lar ve onlar gibileri ölmüştü. Yoğun ve umarsız biçimde cahili oldukları çok daha büyük bir şey vardı: hayat.