Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise, çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok.
Franz Schubert’in D Major Sonatı müthiş zordur. Dört perdeyi sıralı olarak, bütünlüğü sağlamak niyetiyle çalıp başarılı olabilen yoktur. Çünkü parçanın kendisi tamamlanmış değildi. Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. Üstün nitelikli tamamlanmamışlık insanın bilincini tahrik eder, konsantrasyon yeteneğini artırır. İnsan yeteneğinin sınırlarını hissedilebilir kılar. Bu da mükemmelliğin, aslında eksiklerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıktığını keşfettirir.
Kitapları elime aldığımda, sayfaların arasından eski çağların kokusu yükseliyordu. İki kapak arasındaki uzun huzurlu uykusundan uyanan derin bir bilgiyle ve keskin duygularla yüklü, kendi özgü bir koku.
Bir zamanlar her ağaç kutsaldı, her bir ağaç, her bir tutam çimen ve toprak parçası. Taşlar bile. İster küçük olsun ister büyük yaşayan her şey… Hepsi kutsaldı… fil de karınca da, kadın da erkek de. Her şey: deniz, gök, güneş, ay, rüzgar, yağmur, günlerin en güzeli ve en kötüsü… Bütün bunlar yok oldu, her şeyi kendi başına yarattığını ileri süren, gözümüzle görmediğimiz sağır bir tanrıdan başka her şey. İnsanlar Tanrı’ya adadıkları sevginin yüzde birini, bir arada yaşadıkları kardeşlerine verselerdi, daha çok yaşama şansları olurdu.