O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı
saçlarımızı,
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz..
Gözümüzle saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
1940’ta sıkıyönetim ilan edildi. Her şey o kadar acayipti ki. Kocaman bir film setinin içinde yaşıyor gibiydik. Her yanımızda farklı milletlerden insanlar ve hepsi birbirine düşman. Bir yandan bizi de savaşa sokacaklar korkusu, diğer yandan yokluk. Ekmek karneyle veriliyor. Fırınların önünde kuyruklar, verdikleri ekmek iyice ufalmış, zaten yenilebilir gibi değil. Şeker yok, çay kahve yok, kömür yok. Karaborsa ne bulabilirsek. Fakat lüks kulüplerde ve lokantalarda akıllara durgunluk verecek tarzda bir gece hayatı devam ediyordu. 
Bir zamanlar elmas gerdanlık gibi ışıl ışıl parıldayan şehir, şimdi buzlu camdan bir kubbenin altında dönüp kalmış. Gökyüzü kefen gibi beyaz, güneş hayalet gibi silik. Boğaz’ın suyu kapkara. Dallar bir türlü tomurcuklanmıyor. Haşırı bir veledin kavanoza hapsettitiği sinekler gibiyiz, cama kafamız da vurup bir nefeslik delik açmaya çalışıyoruz…
Açlık bir düşmandır, diye anlatıyordu, Erdemli erkek onu doyurmak yerine dizginlemeyi bilmeli, tıpkı tenin bütün arzuları gibi. Beden bir katırdır, diyordu, ruh onun sırtındadır, bazen durup hayvanî yemleyeceksin elbet, ama yolu ya da nerelerde durulacağını seçmek ona düşmez, bineğine laf geçiremeyen yüz karası biniciye lanet olsun!