O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı
saçlarımızı,
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz..
Gözümüzle saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Dostoyevski, “insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu” söyler… Babam tam tersini iddia ederdi; “Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz…”
Üçüncü hafta acıyı düşünmemesi için ona kitap okumaya karar verdim. Sahaflara gidip, Kırmızı kapaklı yazarın kendi çizimlerinin yer aldığı o eski baskıyı buldum. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi. Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm. Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gösterdi. “ O da aralıkta gitmiş” dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan”O da” yı hissettik. Çumodir’in kemik kanserinden ölürken son günlerini anlattığını  unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastanenin penceresinden atlamış.
Yeni bir kadeh istedi, doldurup dikti, kadını yanına çağırdı, elini omzuna attı, sordu Şampanyayı seviyor mu diye,cevabını beklemedi, cebinden ufak bir kutucuk çıkardı, kutuyu kadının avucuna koydu, kadının parmaklarını birer birer kutunun üzerine kapattı, sonra yüzünü iyice kadının yüzüne yaklaştırdı, ta gözlerinin içine baktı, fısıldayarak sordu; “peki ya iyi hayatı seviyor muydu?”