Öyle ise tek tek ve topluca kurtuluşumuza giden yolda ilk öğreneceğimiz cümle şu: Türkiye'nin iç düşmanı yoktur. Düşman varsa, ancak dışardadır. Aramızdan önce ihaneti kaldıralım, içimizden birinin hain olmadığını o zaman göreceğiz.
Peki, nedir bu karanlık güçler? Yeraltı dünyası, soyguncu çeteleri, cinayet şebekeleri, işkence ekipleri mi? Hayır, bunlar karanlık güçlerin sadece bazı belirtileri, tezahürü veya buz dağının su üzerinde kalan kısmıdır. Asıl karanlık güçler bizim bizzat kendi içimizde, niyetlerimizdeki bozuklukta ve dünyaya bakışımızdaki, dünyaya bağlanışımızdaki pisliktedir.
Karanlık güçler enerjisini içimizdeki karanlıktan, bizim samimiyetsizliğimizden temin ediyor. Nasıl oluyor bu?
Yakın tarihimizden bir örnekle mekanizmayı açıklamaya çalışayım: 60'lı yılların başında Türkiye'nin nasıl kalkınacağı, daha doğrusu üzerinden zillet yükünü nasıl atacağı konusunda bir tartışma vardı. Bir taraf zahmetli yolu seçmeyi savunuyor, Türkiye'nin kendi geçim araçlarını gelişmiş ülkeler seviyesinde yeniden üretmesini öneriyordu. Diğer taraf zahmetli yolu rizikolu buluyor, eldeki imkanların kısa yoldan kazanç sağlayan biçimde düzenlenmesiyle (yağmalanmasıyla) kurtuluşa erişileceğini iddia ediyordu. En kısa yol ise gelişmiş ülke yetkililerinin Türkiye'ye tavsiye ettikleri yoldu. Zahmetli yol taraftarları aynı zamanda ideolojik tarafları teşkil ediyorlardı. Bunlara komünist, ülkücü (bazılarınca faşist), İslamcı (bazılarınca yeşil komünist) deniyordu. 60'lı yılların başında hiç bir komünist, hiç bir ülkücü, hiç bir İslamcı, ülke ekonomisinde turizme ağırlık vererek şerefli bir kurtuluş yoluna girileceğine inanmıyordu. Bu saydıklarımızın hepsi,
Dünya Bankası'nın bir otelin porselen tabak alımı için istediği krediyi esirgemeden sunduğu halde, bir fabrikanın vida alımı için istediği krediye niçin duyarsız kaldığını gayet iyi biliyorlardı. Ama ne olduysa oldu ve Türkiye turizme ağırlık veren yolda aralıksız mesafe katetti. Bir zaman geldi ki turizme bel bağlamanın ülkeye neye mal olduğu bahse
Bakınız koalisyonda tartışma doğuran konuya: Bir taraf özelleştirme yasasının bir an önce yürürlüğe girmesini savunuyor; diğeri özelleştirmeyle birlikte demokratikleşme paketinin hükümetçe kabulünü istiyor. Kamuoyuna sanki iki farklı tutumu savunuyormuş numarası yapıyorlar.
Gerçekte bu yasal düzenlemelerin her ikisi de Türkiye'de ipleri elinde tutanlara emperyalizmin dayatmasıdır. Madem öyle ve madem patronları müşterektir, neden kolayca anlaşamıyorlar diyeceksiniz. Anlaşamıyorlar çünkü bayilikkendilerine bırakıldığı takdirde Türkiye piyasasından azami kârsağlanabileceğini patronlarına ispat etmek istiyorlar.
En azından kendileri gözden çıkarılırsa bu piyasadan yeterince kâr temin edilemeyeceğini göstermeye çalışıyorlar.
Türkiye'de mükemmeli aramak artık bir lüks.
Yaşadığımız günlerde aklımızdan mükemmeli istemek gibi lüks düşünceler geçmez oldu. Bizler, enflasyonun ceremesini çekenler, çocuklarını yozlaşan eğitim kuramlarına emanet etmenin acısını yaşayanlar, sosyal ilişkilerde her el attığının unufak olduğunu görenler, hepimiz sadece felaketi önleyecek tutum ve davranışları birer umut ışığı sayıyoruz.