Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem, bilirsin.
Oysa Allah bilir, bugün iyi uyanmıştık.
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin, sırf onaydı.
Bir kuş konmuş parmaklarıma, uzun uzun ötmüştü.
Bir sevişmek gelmiş, bir daha gitmemişti.
Yoktu dünlerde, evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz.
Sanki hiç olmamıştı.
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu.
Şurda, senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar.
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça, lafların, dünyaların.
Öyle düzeltici, öyle yerine getiriciydi sevmek ki;
Karaköy Köprüsü’ne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti.
Çünkü iki kişiydik.
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya.
Bir dilim ekmeğin, bir iki zeytinin başınaydı doymamız.
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu,
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük.
önce bir ellerin vardı
yalnızlığımla benim aramda
sonra birden kapılar açılıverdi
ardına kadar
sonra yüzün
onun ardından gözlerin
dudakların
sonra her şey çıkıp geldi
bir korkusuzluk aldı
yürüdü çevremizde
sen çıkardın utancını
duvara astın
ben masanın üstüne kodum
kuralları
her şey işte böyle oldu
önce
“Ömründe yaptığı tek iyiliğin sebebi sadece kibir miydi yani? Ya da Lord Henry'nin o alaycı gülüşüyle imâ ettiği gibi, yeni bir heyecan arayışı mıydı? Ya da olduğumuzdan daha iyi bir insanmışız gibi davranmamıza sebep olan o rol yapma isteği miydi? Belki de hepsi.”