Bugün sizlere okurken “Ben de böyle hissetmiştim.” dediğim birçok pasajıyla karşılaştığım bir kitabı anlatacağım. Önce kitaptan mı başlasam yoksa yazarımız olan Mustafa Kutlu’dan mı başlasam bilemiyorum. Mustafa Kutlu Hocamızın Uzun Hikaye adlı eserini anlatmaya başlamadan önce Mustafa Kutlu’dan bahsetsem daha iyi olacak sanırım zira bir kitabı yazarından bağımsız ele almak, dalından koparılmış bir çiçeğin yalnızca, o elimizde kalan kısmından ibaret sayılması gibi gelir bana.
Bir çiçek sadece elimizde tuttuğumuz kadarından ibaret değildir. Toprağı, suyu, havası her şeyiyle bir bütündür o. Her ne kadar bir parçası elimizde olsa da bir bütünün parçasıdır o. Mustafa Kutlu'nun Uzun Hikaye adlı eseri de öyledir.
Mustafa Kutlu, eserlerinde doğrudan doğruya kendi siyasi görüşünü yansıtıyor diyemem lakin dünya görüşünü açıkça eserlerine yansıtmıştır. Toplumsal meseleleri siyasi bir argümanla değil bizzat yaşadığı toplumun duygularıyla, düşünceleriyle, samimiyet ve sıcakkanlılığı ile ortaya koymuştur. Modernleşen dünya içerisinde tıpkı Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi o saf ve masum Anadolu insanını çok iyi bir şekilde yansıtmıştır.
Her şey hızla akıp gidiyor. Mustafa Kutlu'nun eserleri içinde; insan biraz durup, biraz soluklanıp önüne ve ardına bakarak düşünmeye başlıyor. Bu kitapta aile ilişkileri, aşk, yalnızlık, hayatın ağırlığı, akıbetini rüzgarın tayin ettiği bir yaprak misali insanın oradan oraya savruluşunu, savrulurken hayata tutunuşunu, toprağını arayan insanları görüyoruz.
Kitabın 18. sayfasında:
“Nereliyim acaba?
Bunu kendime de sorar, bir cevap bulamam.
Coğrafyaya, mekana dair bir bağlanma, bir aidiyet duygusu yok bende.” der Mustafa.
Bulgaristan göçmeni olan Ali'nin, sevdiği kadın olan Münire ile evlenmek istemesi, Münire’nin ailesinin bu evliliğe karşı