Üstelik insanlar evrildiğinde, bebeklerin kendi odaları ve kendi yatakları da yoktu. Hemen hemen hiçbir zaman, herhangi bir yetişkinden veya kardeşlerinden bir metreden fazla ayrılmıyorlardı ve çoğunlukla kucaktaydılar. Çağımızdaki uyuma ve ağlama problemlerinin kaynağı, geçmişteki şu gerçeğe dayanıyor olabilir: Tüm evrimsel süreç boyunca bir insan yavrusu eğer tek başına ve bir yetişkinin görüş açısı dışında bırakılırsa, yüzde yüze yakın bir ihtimal ölecektir. Bebeklerin uyumak için tek başlarına bırakıldıklarında gerginleşmelerini anlamak o kadar da zor olmasa gerek.
Haber sitelerini okudum -yine akıl çelen bir eylem- ve kafam kaldırmadı. Dünyada onca acının olduğunu bilmek, kendi acıma dair sağlıklı bir bakış açısı kazandıramadı. Yalnızca kendimi güçsüz hissetmeme neden oldu.
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar Hayat’ın kendine duyduğu özlemin oğulları ve kızlarıdır.
Onlar sizinle gelirler, ama sizden değil,
Ve onlar sizinle birlikte olsalar bile, yine de size ait değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil;
Çünkü kendi düşünceleri vardır onların. Onların bedenlerine bir ev sunabilirsiniz, ruhlarına değil;
Çünkü onların ruhları, sizin düşte bile ziyaret
edemeyeceğiniz o geleceğin evinde yaşarlar.
Onlara benzemeye çaba gösterebilirsiniz, ama onları kendinize benzetmeye kalkmayın.
Çünkü hayat geriye gitmez ve dünle de hiç oyalanmaz.
Siz yaysınız, çocuklarınız da bu yaylardan fırlatılan canlı oklar.
Birbirinizi sevin, ama aşk pranga olmasın aranızda: Ruhlarınızın kıyıları arasında hep dalgalanan bir deniz olsun aşk.
Birbirinizin kadehini doldurun, ama aynı kadehten içmeyin.
Birbirinize ekmeğinizden verin, ama aynı ekmeği yemeyin.
Birlikte şarkı söyleyip dans edin ve eğlenin, ama ikiniz de tek başınıza olun,
Bir lavtanın, aynı ezgiyle titreseler de birbirinden ayrı duran telleri gibi.