“İlginc bir hikayem var. Bunu 1980’lerin sonlarında “Dans Dans Dans” adlı üzüm romanımı yazdığım sırada yaşamıştım. İlk kez bir romanı bir kelime işlemcide yazmıştım. Çoğunu Roma’daki bir apartman dairesinde yazmıştım ama son kısmı yazmak için Londra’ya geçtim. Yazmış olduğum kısmi flopi diske kaydedip Londra’ya gittim, biraz dinlendikten sonra diski açtım ve bir de baktım ki tüm metin silinmiş …Elbette büyük hayal kırıklığına uğramıştım . Büyük bir şok olmuştu benim için. …
… kendimi toparlayıp birkaç hafta önce büyük acılar çekerek yazdığım cümleleri “hmm böyle bir şeydi galiba” diye hatirlayip tekrardan yazdım. Sonra metni bir şekilde eski haline getirebildim. Ne var ki roman kitap olarak basıldıktan sonra ortadan kaybolan orijinal metin birden ortaya çıktı. Hiç aklıma gelmeyecek bir dosyanın içine karışmıştı.. “ya bu daha iyiyse ne yapacağım “ endişesiyle o metni okudum. Neticede, sonradan yazdığım versiyon açık ara çok daha iyiydi.
Thelonious Monk’ un müziği de harika ve özgündür. Bizler -en azından caza ilgi duyan kişiler- Thelonious Monk’un müziğini çok dinlediğimizden, şimdi dinlesek o kadar şaşırmayız. Müziğinin özgünlüğü, herkes tarafından kabul gören bir şeydir. Aynı dönemde caz müzisyenlerinin yaptığı müzikle onunkininin ses rengi de yapısı da tamamıyla farklıdır. Monk, eşsiz bir melodik çizgiye sahip müziğini, kendine özgü bir stilde çalar. ..
“ hiç farkına varmadan babası olmuştu. Kalbini karisina açmayan, evin dışındaki hayatı evin içindekinden daha önemli bulan, evdeki yürek sızılarını anlamayan, anlasa da umursamayan, çehresi daima asık, sesi daima gür ve azarlamaya hazır babası.
….ömrünü yanlışlarının doğru olduğunu iddia etmekle, olmadığı bir adam olabilmek için kendi halinde bir kadını ezmekle tüketmiş bir adamın devamı, zavallı bir kopyasıydı. İçi iki kere ezildi. “