Jack London, 12 Ocak 1876’da San Francisco’da dünyaya geldi. Zor bir çocukluk dönemi geçiren London, maddi sıkıntılar içinde büyüdü ve yaşamını sürdürebilmek için gazete satıcılığından tayfalığa, balıkçılıktan sahil devriyeliğine kadar birçok işte çalıştı. Bu erken yaşta edindiği deneyimler, onun insanın doğa karşısındaki mücadelesine dair derin bir bakış geliştirmesini sağladı. Genç yaşta çıktığı Klondike altın avı macerası ise, sert doğa koşullarıyla insanın içgüdüsel var olma savaşı arasındaki ilişkiyi yakından gözlemlemesine vesile oldu.
Bu gözlemler, London’ın eserlerinde –özellikle Vahşetin Çağrısı (1903) ve Beyaz Diş (1906)’ta– doğa, yaşam savaşı ve insan–doğa çatışması temalarının güçlü biçimde yer almasının temelini oluşturdu. Zorluklarla yoğrulan yaşamı, kaleminde hem insanın hem de hayvanın iç dünyasını aynı derinlikte yansıtan bir yazara dönüştürdü. Yaşadığı dönem itibariyle Jack London, Evrim Teorisi’nden derinden etkilenmişti; bu nedenle Darwin’in doğa yasaları Beyaz Diş’te sürekli hissedilir. Gri yavru diğerlerinden daha güçlü, zeki ve atiktir; roman boyunca “en güçlünün hayatta kalması” ilkesine sadık kalır.
Ben iki romanı da kronolojik sırayla okuma fırsatı buldum. Her iki eser de kaynağını yazarın Klondike’de geçirdiği yıllarda karşılaştığı olaylar ve dinlediği hikâyelerden alır. Vahşetin Çağrısı’nın ana karakteri Buck gibi Beyaz Diş’in annesi de yarı köpek yarı kurttur ve bir süre insanlar arasında yaşar. Hem Beyaz Diş hem de Buck insanların elinde çok fazla eziyete maruz kalır; ikisi de yaşam mücadelesi verirken farklı yönlerde evrilir. Beyaz Diş doğadan insanların dünyasına geçerken kötülükten iyiliğe doğru bir yol izler. Buna karşılık Buck, insan dünyasından doğaya dönerek iyilikten kötülüğe doğru tersine bir dönüşüm yaşar.
Roman, beş ana