Frankfurt der ki, insan olarak en iyi halimiz, akıl ve sevgi vasıtasıyla "kendimizden kurtulduğumuzda"ki halimizdir. Akıl (ki hepimizde olması sebebiyle kişisel değildir) sayesinde kendimizi öznellik ve bencilik hapishanesinden kurtarırız. Aynı şey, kendimizi kişisel ve ilişkisel bir sevgiye açtığımızda da geçerlidir. Değer verme kabiliyeti, başka bir şeye (örneğin daha iyi bir görüşe ya da sevdiğimiz kişiye) teslim olmamızı mümkün kılar. Böylece de hayatımıza biçim, eylemlerimize bütünlük kazandırır. Fakat aynı zamanda da düş kırıklığı ve bozgun riskini barındırır.
Değer vermek, zamanla olan, hayatınızı yaşama biçiminizin ve kimliğinizin parçası haline gelen -bir başka deyişle, bir nevi temiz kalpliliğe ulaştığınızda olan- bir şeydir. Dolayısıyla bir şeye değer vermek, daima ha yal kırıklığına uğrama veya büyük üzüntü yaşama riskini beraberinden getirir.
Kimse hiçbir şeyden vazgeçmezse, hayat bireylerin kendileri için mümkün olduğunca fazlasını koparmaya çalıştığı bir mücadeleye dönüşür. Bu da özgürlüğü yalnızca en güçlülere bahşeder. Özgürlük ve baskı ikilemi, bir anlamda her tür pedagojinin merkezindedir: özgür olabilmek için eğitilmeye zorlanmamız gerekir.
Segal'a göre, tüketim toplumunu geride bırakmanın yolu, emeğin asli değerini ekonominin odak noktası haline getir mekten geçer. Anlamlı bir şeyle uğraştığımız zaman çalışmanın adeta ödül olduğu söylenir. Buna göre tatmin sağlamak için bakmamız gereken şey, yaptığımız işin niteliğidir.
Pek çok kişi olabildiğince zengin olmak ister, fakat Aristoteles, paranın fazlasının hızla iyi bir şey olmaktan çıkarak, dikkatimizi hayatta esas önemli olan şeylerden uzaklaştırdığını savunur.