Okurken dislektik olduğum Oruç Aruoba kitabı. Sevmedim. Başkası yazsa hiç okumazdım, konu Aruoba olunca el mahkum okuyorsun işte.
Ol
ma
mış
beğ
enm
edim.
En önemli olay, bana tam bir yıkım yaşatan şey aralıksız bir uyanıklık hali, o ardı arkası kesilmeyen hiçlikti. Geceleri saatlerce boş sokaklarda, kimi zaman da yalnız fahişelerin dadandığı sokaklarda dolaşıp duruyordum, aşırı bunaltıcı anlarda kimse onlardan daha iyi eşlik edemez insana. Uykusuzluk, cenneti bir işkence odasına dönüştürebilecek baş döndürücü bir bilinç açıklığıdır. O sürekli uyanıklıktan, unutuşun o amansız yokluğundan daha kötü bir şey olamaz. O tüyler ürpertici gecelerde felsefenin ne denli boş olduğunu anladım. Uyanık geçen saatler, özünde, düşüncenin düşünceyi durmadan reddettiği, bilincin kendi kendini çileden çıkardığı, zihnin kendine savaş açtığı, korkunç bir ültimatom verdiği saatlerdir. Yürüyüşse, sizi yanıtı olmayan sorgulamaların etrafında dönüp durmaktan alıkoyar; oysa insan, yatakta, çözülemez olanı kafasında sürekli evirip çevirir sersemleşene dek.
işte benim için bir tür kurtuluş, iyileştirici bir patlama olan bu kitabı böyle bir ruh hali içinde tasarladım. Onu yazmasaydım, gecelerime kesinkes son verirdim.
Tolstoy'un anlatım olarak en beğendiğim kitaplarından biri oldu. Dili çok sade ve akıcı. Son söz kısmı ise klasik Tolstoy ahlakçılığı içeriyordu. O kısmı atlayarak geçtim.
Okuduğum en gerçek, yalın ve karamsar kitaptı. Akıcılığına diyecek yok. Resmen kitabı bir günde yalayıp, yaşayıp yuttum, sindiremedim. Yalnızlığın, umutsuzluğun, çaresizliğin hiçbir abartıya ve acı pornosuna kaçmadan böylesine anlatılabilmesi takdire şayan. Karamsar bir döneminizde okumanız sizi oldukça düşürebilir zira normal yaşantısını sürmekte olan biri için bile oldukça ağır bir kitap.