Bu hikâyeler konuşuyor!
Romandan farklı olarak bir hikâyeyi beğenmem için kısa yapısı gereği anlattığı konunun bende alelade olmayan bir şeyleri uyandırması lazım. Bunu hissettiğim her hikâyeyi ve her yazarı severim. Sırça Köşk tam da bu kriterleri karşılayan bir kitap oldu benim için. Hatta okumak için geç kaldığımı bile hissettim. Sabahattin Ali öyle hikâyeler yazmış ki okurken insanın içinde sürekli gölgede kalmış yerler aydınlanıyor, aydınlanmakla kalmayıp başka yerlere de ışığını saçmak için çabalıyor. Bir hikâyesi bir ses niteliğinde. Hikâye dile gelip konuşuyor size sadece dinlemek kalıyor. Bu gibi şeylerden sonra Sabahattin Ali sevdiğim yazarlar arasında yerini çoktan aldı bile.
Hikâye kitaplarını her şeyiyle tamamlanmış bir tabloya benzetebiliriz, bu tablonun detaylarını da kitaptaki hikâyelere. Diyelim bir tablo genel itibariyle hoşunuza gitti. Bu durumun en büyük sebebi tablodaki detaylardır, ne kadar çoğunu göremesek de. Sırça Köşk’te bana göre her şeyiyle tamamlanmış bir tabloydu. Kitaptaki hikâyelerin çoğu gerçekten güzel ve gerçekleri gözler önüne seren bir yapıdaydı. Ama bazı hikâyeler vardı ki bu kitabın güzelliğine güzellik katan, okunurluğuna okunurluk ekleyen. Ressam Tevfik Aravurgun ve arkadaşlarının başından geçenleri anlatan Beyaz Bir Gemi adlı hikâye ilk favorim. İkinci favorim para hırsının insanları ne tür kararlar almaya ittiğini gösteren Cankurtaran adlı öyküydü. Sonuncusu ve beni en çok etkileyen ve düşündüren hikâye Bahtiyar Köpek adlı hikâyeydi. Sabahattin Ali’nin her hikâyesinde toplumun belli bir kısmını görebiliyoruz. Kim bu belli bir kısım? Toplumun dayatmasıyla suç işlemiş olanlar, garip ve fukara köylüler, kederli ve acısıyla dost olan kişiler vs. Sabahattin Ali böyle kişilerden bahsederek içimizdeki boşlukların neler olduğunu