Émile Ajar’ın Onca Yoksulluk Varken romanı, insanlığın en çıplak, en kırılgan hâllerini bir çocuğun saf bakışıyla anlatan unutulmaz bir eserdir. Momo’nun sesiyle anlatılan hikâye, Paris’in kenar mahallelerinde, yoksulluğun, yalnızlığın ve umutsuzluğun ortasında filizlenen bir sevginin hikâyesidir. Roman, toplumsal sınırların, dinin, ırkın ve kimliğin ötesinde insan olmanın özünü yakalamaya çalışır. Momo’nun anlatımı naiftir; dünyayı anlamaya çalışan bir çocuğun diliyle, ama aynı zamanda hayatın acımasızlığını sezmiş bir yetişkinin farkındalığıyla doludur. Bu anlatım biçimi, romanın duygusal yoğunluğunu artırır; okur, Momo’nun dünyasını hem merhametle hem de sarsılarak izler.
Madam Rosa, Momo’nun hayatında annelik kavramının karşılığıdır ama bu kavram, biyolojik olmaktan çok varoluşsaldır. Yahudi soykırımından sağ kurtulmuş, bedeninden çok ruhu yara almış bir kadındır o. Momo’yla arasındaki ilişki, iki yalnız insanın birbirine tutunma biçimidir. Onları bir araya getiren şey kan bağı değil, ortak bir kader duygusudur. Rosa, geçmişin yükünü taşırken Momo geleceğe dair bir umut taşır; biri yaşlılığın ağırlığında çözülürken diğeri çocukluğun merakında şekillenir. Bu karşıtlık, romanın duygusal eksenini oluşturur.
Émile Ajar, dili ustalıkla kullanır; yalın ama derin, ironik ama sarsıcı bir anlatımı vardır. Romanın çocuğun gözünden yazılması, hem toplumsal eleştiriyi daha çarpıcı hâle getirir hem de okuru duygusal olarak savunmasız bırakır. Momo’nun yanlış telaffuzları, çocukça yorumları, kimi zaman kahkahaya kimi zaman gözyaşına dönüşür. Fakat bu masumiyet, roman ilerledikçe yerini kaçınılmaz bir olgunlaşmaya bırakır. Hayatın ağırlığı, ölümün sessizliği ve sevginin bedeli, Momo’nun küçük dünyasında büyük anlamlar kazanır.
Onca Yoksulluk Varken, sadece yoksulluğun değil, aynı