Suuidea

El Mustafa gür bir sesle dedi ki: Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Acz ve neden olduğu korku, insan olmaklığın çıkış noktasıdır: [Insaf ile ger olursa dikkat/ Nimet mi değildir acze ruhsat); ancak bu-ara-da kalmak insanın önce kendini, daha sonra çevresini imha etmesinin başlangıcıdır: İnsanın acz ve korkudan kendine geçmesi, kendinde gömülü olanı bulması, kudemânın deyişiyle, håle hamd etmesiyle, şükretmesiyle başlar; bu, insana bir kuvvet verir; bu kuvvet de korkuyu ümide/recâya dönüştürür. Öyleyse dışarıdan içeriye, acziyetten kuvvete, korkudan ümide adım atma, hamd/şükr etme ile başlar. Bu nedenle hamd/şükür köprüdür; kişiyi dışarıdan içeriye taşır:
Dışarıdan gidenler, dışarıyı fazla ciddiye alanlar, sırrı yani insanı dışarıda arayanlar acz hissederler. Bu acz sürdürülebilir olmaktan çıkınca insanı korku/havf kaplar. Korku kalıcı bir hal alırsa kişiyi anlamsızlığa sürükler. Hayatı anlamlandırma yetisini kaybeden kişi ise ya kendini koyverir yani aralaştırır ya da kendini imha eder
O gün bu gündür insan "büht ü hayret re's-i marifettir" deyip kendini insan kılan nitelığı hep dışarıda aradı; ya Evren'in en ücra köşelerinde ya yerin en diplerinde. Kısaca insan kendini unuttu. Bu nedenledir ki, "Insan nisyan ile malûldur." denilmiş; insan ile nisyan arasında köken yakınlığı kurulmuştur.
Tartışma tüm şiddetiyle sürerken bir tanrı "Oyle bir yer bulalım ki insan, ihmâlinden dolayı oraya nazar etmeyi /bakmayı hatırlamasın!" demiş. Böyle bir yerin neresi olabileceğini düşünen tanrılar en nihayet insan için en-yakın yerin aslında en-uzak yer olduğunu farketmişler. Sonuçta insanı insan kılan niteliği yani sırrı insanın içine gömmüşler.