Zaman. Ellerimdeki zaman. Bu garip bir deyim.
Adadaki şu ilk haftalardan özellikle öğleden sonraları anımsıyorum, ağır, sessiz, saatin gösterdiği zamandan değişik bir şeyin anlaşılmaz bir gizem taşıyan uzantıları, daha kalın dokulu, denizin attığı, gelgitsel, kaçamak, dünyadan daha yoğun bir şey.
Algılanamaz biçimde yerde dolaşan gün ışığı parçacıklarına bakın, esintide uçuşan perdenin sürtünüşünü dinleyin, beyaz pencerenin dışındaki sersemlemiş yeşil görüntüyü, uzaktaki dar kumsal çizgisini ve ötesindeki gerçek dışı, bir anı kadar canlı mavi denizi görün. Bu canlı olmanın değişik bir yolu.
Böyle anlarda zaman zaman, uzaklara sürüklenebileceğimi ve oradaki her şeyin bir parçası haline geleceğimi, sürüklenip çözüleceğimi, yavaşça sönerek hiçleşen bir ışık pırıltısı olacağımı düşünüyordum.
Beyaz geveler mevsimine giriyorduk, uyumakta zorlanıyordum. Loş ışıkta görüntüler olağanüstüydü, o solgun renkli gök kubbesiyle, sinmiş, kararsız, düşsel uzaklıklarıyla burası bir başka gezegen olmalıydı. Dinginliğin ve gölgelerin içinden yavaşça geçerek evde dolaşırdım, bazen kendimi kaybettiğim olurdu, diyeceğim, bir biçimde kendimden çıkar ve bir hayalet görüntü, çevremdeki daha açık karanlığın içinde devinen bir leke olurdum.
Gece sanki konuşmak üzereymiş gibi görünürdü. Bu her yerde bulunma, nesnelerin ortaya çıkmayı bekleyerek zamanlarını doldurma duyusu, bunlar yalnızca bir imgelem ve beklenti mi?
Geceler bana hep insanlarla dolu görünüyor; konuşma özlemiyle dopdolu, çevreme toplanıyorlar, ölüler.