İnsan kaderini seçemiyor olabilir ama duruşunu seçebiliyor. Giderken kim de ne anılar bırakabilmeyi seçebiliyor.
Aşkın girdiği bedenler vardır, o beden ölür, çürür yine de çıkmaz içinden. Yapışır, ruhunun duvarlarına. Hiçbir boya hiçbir renk hiçbir tadilat kapatamaz onu. Kapattım sanırsın... Uyursun uyanırsın oradadır o, gitmemiştir. Kapanmamıştır. Çıkmamıştır. Gece olunca ay, gündüz olunca güneş gibidir. Saatlerce yok olur sadece, ama yıllarca kaybolmaz.
Televizyon başında 4-5 sezon salak salak aşk, sözde ihtiras dizileri izleyeceğine otur iki gün bunu oku, bilmem kaç sene yeter sana. Doyarsın.. ekranlar sana itici bayağı gelir..
“Ölmek ne garip şey anne yaşamak isterken delicesine.”
Yavaş yavaş ölüyorsun ve yaşam sevincini kaybediyorsun. Kaybetmek zorunda kalıyorsun. Kader ağlarını sadece seni öldürmeye, mutluluğu ise bir çocuğa alınan yeni bir elbiseyi gösterip giydirmemeye adamış gibi örüyor...
Ölen bir “Kadının,” genç bir “Kadının,” ( yosmanın, metresin, aşüftenin, orospunun ne dersen de işte)
ölmeden önce, hasta yatağındayken evine eşyalarına herşeyine gelen haciz ve memur eşkiyalarının tespit ve kayda geçirdiği haciz ilanı ile başlayan....
Sonrasında açık arttırmaya mâl olan kitabın peşine düşmüş, hüngür hüngür ağlayan bir geç ve soylu aşık....
Onu son kez görebilmek için mezarının yerini değiştirmek başvurusuna tabii olan ve her ne olursa olsun çürümeye başlayan cesedi, yani tutkusunu yani ömrünü yani aşkını yani yani .... yanilerin yetmediği hisler çoktur kelimelerle anlatılmaz bayım...
Kısa sürer ama, hani bir ömüre sığmayacak kadar, yetmeyecek kadar sever adam.. dediğin, kadınnn dediğinn... Geçmiş geçmişte kalır, SEN, O, şimdiyi yaşarsın hep, geleceği düşünemez kadın ya da adam, her birinin bir derdi vardır, kimi hastadır, kimi hapis... Fazla