Esra Savaş

Esra Savaş
@TQueen_zihingecidi
"Kitapların huzurverici dünyasında yepyeni yelkenler açtığım zihin geçidime hoş geldiniz."
Öğrenci
AİÇÜ- English Translation and İnterpreting
48 okur puanı
Şubat 2025 tarihinde katıldı
Tqueenzihingeçidindenesintiler1
Sevgi, her birimizin içinde farklı bir biçimde yankı bulur. Anna Karenina için sevgi, bir kaçış, bir hayal gibi başlamıştı. Alexei’nin gözlerinde kaybolduğunda, gerçek dünyanın acıları bir anlık silinmişti. Fakat zamanla fark etti ki, sevgi yalnızca bir yansıma, saplantıya dönüşen bir arayışa dönüşüyordu. O kaçış, onu daha fazla kaybettirdi. Her sevgi, ona daha fazla acı ve yalnızlık getirdi. Sevgi, sevda olarak başlamış ama saplantıya dönüşmüştü; her adımda biraz daha kararmış, biraz daha batmıştı. Zeze, Şeker Portakalı’nda, sevginin eksikliğini her an hissediyordu. Annem yoktu, babam sevgi yerine korku ve acı bırakıyordu. Sevgi, onun için bir boşluktu; ama bu boşluğu dolduran her şey, ne yazık ki bir saplantıya dönüşüyordu. Bir şeker portakalı, bir hayal, annesinin kaybolan sevgisi... Hepsi, ona sevgiyi, ama hep eksik ve kırık bir şekilde sunuyordu. Zeze’nin arayışı, tıpkı Anna’nınki gibi bir sevdanın peşinden sürüklerken, sevginin gerçekte ne kadar kırılgan olduğunu keşfetmesine yol açtı. Kemal, Masumiyet Müzesi'nde, sevginin saplantıya dönüşmesini aynı şekilde yaşadı. Onun için sevgi, her an, her düşünce, her anıyı sürekli olarak yeniden yaşayarak var oluyordu. Onun bakışında, sevgi, yalnızca bir geçmişin yankısıydı; yaşanmışlık ve kayıp, ona her an seni düşündürerek yaşama sevinci verirken, bu düşünceler onu saplantıya sürüklüyordu. Her anı, her hatıra bir yük halini almıştı. Kemal’in sevgisi, Anna'nın aşkına, Zeze'nin kaybolan annesine benziyordu: Her biri, aslında bir saplantıya dönüşen bir sevdanın parçalarıydı. Ve tüm bu karakterler, sevginin o illüzyonunu yaşarken, birer yansıma gibi, aslında gerçek sevginin ne olduğunu hep kaybediyorlardı. Sevgi, onların peşinden gittiği bir hazine, ama her biri ona ulaşmaya çalışırken kayboluyor, kayboldukça daha çok
Duygu ve Düşünce
Reklam
Kinyas ve Kayra
8/10
·536 syf.··
2025 40. kitabı
Kinyas ve Kayra, Türk edebiyatının en sert, en aykırı ve en çarpıcı kitaplarından biri. Hakan Günday’ın bu ilk romanı, bana edebiyatın sınırlarını zorlayan, karanlık ve rahatsız edici bir okuma deneyimi sundu. Kitabın içine daldıkça, anlatılan hikâyenin bir kurgu olmaktan çıkıp zihnime kazınan, acımasız bir gerçekle yüzleşmemi sağlayan bir metne dönüştüğünü hissettim. Kinyas ve Kayra kim? Ya da ne? Bu iki karakter, sadece birer roman kahramanı değil; onlar toplumun dışına itilmiş, her türlü ahlaki ve insani bağdan sıyrılmış iki anti-kahraman. Kinyas ve Kayra’nın yolculuğu, sıradan bir macera değil; varoluşun en dip noktalarına yapılan, kan, acı, intihar ve delilikle örülü bir iniş. Kendi benliklerinden kaçarken, kendilerini yok etmeye çalışırken bile, aslında içlerinde korkunç bir yaşama tutunma isteği taşıyorlar. Bu paradoks, kitabın en güçlü yanı. Kitabın dili, anlatım tarzı ve felsefesi alışılmış romanlardan çok farklı. Günday’ın sert, küfürlü ve kimi zaman okuyucuyu rahatsız eden üslubu, karakterlerin dünyasını ve içsel kaoslarını tam anlamıyla hissetmemi sağladı. Ancak bu dili herkesin kaldırabileceğini sanmıyorum; eğer şiddet, ahlaki çöküş ve varoluşsal bunalımlar sizi rahatsız ediyorsa, bu kitap kesinlikle size göre değil. Hikâyenin en güçlü yanlarından biri de toplum ve birey arasındaki ilişkiye dair yaptığı eleştiriler. Kinyas ve Kayra, toplumdan kopuk gibi görünseler de, aslında onun en saf yansıması. Onlar, modern dünyanın yarattığı boşluk hissinin ve anlamsızlığın ete kemiğe bürünmüş hâli. Tüketim, aidiyet, sevgi, dostluk, ahlak gibi kavramları sorgularken, aslında hepimizin içinde bir yerlerde sakladığı ama dile getirmeye cesaret edemediği düşünceleri yüksek sesle söylüyorlar. Ancak kitabın bazı noktalarında, özellikle de ikinci yarısında, hikâyenin
Edebiyat
Kinyas ve KayraHakan Günday · Doğan Kitap · 202535,4bin okunma

Esra Savaş

, bir kitap okudu
8/10
·536 syf.··
2025 40. kitabı
Hakan Günday
7.9/10 · 35,4bin okunma
Gece Yarısı Kütüphanesi
5/10
·282 syf.··
2025 39. kitabı
Büyük beklentilerle başladığım Gece Yarısı Kütüphanesi, ne yazık ki beni hayal kırıklığına uğratan kitaplardan biri oldu. Matt Haig’in bu romanı, hayatın olasılıklarını ve pişmanlıklarımızı sorgulayan felsefi bir anlatı vaat ediyor gibi görünse de, maalesef yüzeysel karakterler, tekrar eden temalar ve fazla basite indirgenmiş bir mesaj ile derinlikten yoksun bir okuma deneyimi sundu. Öncelikle, kitabın temel fikri oldukça ilgi çekici: Ana karakter Nora Seed, hayatından vazgeçmeye karar verdiği anda, kendini sonsuz olasılıkların kapısını açan bir “gece yarısı kütüphanesinde” buluyor. Burada, farklı seçimler yapsaydı nasıl bir hayat süreceğini deneyimleyebiliyor. Ancak bu güçlü konsept, yazarın anlatım tarzı nedeniyle yeterince derinleştirilemiyor. Her yeni hayat, neredeyse yüzeysel bir keşif gibi hissettiriyor ve karakterin bu hayatlar arasında gezintisi, belirli bir noktadan sonra tahmin edilebilir ve tekrar eden bir döngüye dönüşüyor. Nora Seed’in karakteri de benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Onun varoluşsal sorgulamaları ve depresyonu oldukça gerçekçi bir başlangıç sunuyor gibi görünse de, hikâye ilerledikçe bu duygusal derinlik yerini yapay bir iyimserliğe bırakıyor. Karakterin dönüşümü, doğal bir gelişimden ziyade, yazarın mesajını zorla kabul ettirme çabası gibi hissettiriyor. Evet, hayatın değerini anlamak önemli bir tema, ama bunu işleyiş biçimi fazla yüzeysel ve basmakalıp. Kitabın en büyük problemi ise mesajının fazlasıyla didaktik olması. Haig, okura sürekli “Hayat güzeldir, her zaman bir umut vardır” mesajını veriyor, ancak bunu incelikle yapmak yerine, neredeyse her bölümde aynı fikri tekrar tekrar vurguluyor. Bu, hikâyenin doğal akışını bozan ve okuyucunun çıkarım yapmasını engelleyen bir yaklaşım. Özellikle finalde, her şeyin çok hızlı ve
Duygu ve Düşünce
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598,3bin okunma