Sevgi, her birimizin içinde farklı bir biçimde yankı bulur. Anna Karenina için sevgi, bir kaçış, bir hayal gibi başlamıştı. Alexei’nin gözlerinde kaybolduğunda, gerçek dünyanın acıları bir anlık silinmişti. Fakat zamanla fark etti ki, sevgi yalnızca bir yansıma, saplantıya dönüşen bir arayışa dönüşüyordu. O kaçış, onu daha fazla kaybettirdi. Her sevgi, ona daha fazla acı ve yalnızlık getirdi. Sevgi, sevda olarak başlamış ama saplantıya dönüşmüştü; her adımda biraz daha kararmış, biraz daha batmıştı.
Zeze, Şeker Portakalı’nda, sevginin eksikliğini her an hissediyordu. Annem yoktu, babam sevgi yerine korku ve acı bırakıyordu. Sevgi, onun için bir boşluktu; ama bu boşluğu dolduran her şey, ne yazık ki bir saplantıya dönüşüyordu. Bir şeker portakalı, bir hayal, annesinin kaybolan sevgisi... Hepsi, ona sevgiyi, ama hep eksik ve kırık bir şekilde sunuyordu. Zeze’nin arayışı, tıpkı Anna’nınki gibi bir sevdanın peşinden sürüklerken, sevginin gerçekte ne kadar kırılgan olduğunu keşfetmesine yol açtı.
Kemal, Masumiyet Müzesi'nde, sevginin saplantıya dönüşmesini aynı şekilde yaşadı. Onun için sevgi, her an, her düşünce, her anıyı sürekli olarak yeniden yaşayarak var oluyordu. Onun bakışında, sevgi, yalnızca bir geçmişin yankısıydı; yaşanmışlık ve kayıp, ona her an seni düşündürerek yaşama sevinci verirken, bu düşünceler onu saplantıya sürüklüyordu. Her anı, her hatıra bir yük halini almıştı. Kemal’in sevgisi, Anna'nın aşkına, Zeze'nin kaybolan annesine benziyordu: Her biri, aslında bir saplantıya dönüşen bir sevdanın parçalarıydı.
Ve tüm bu karakterler, sevginin o illüzyonunu yaşarken, birer yansıma gibi, aslında gerçek sevginin ne olduğunu hep kaybediyorlardı. Sevgi, onların peşinden gittiği bir hazine, ama her biri ona ulaşmaya çalışırken kayboluyor, kayboldukça daha çok