Bazı kitaplar vardır ki insanı sadece bir okuyucu olarak değil, bir ruh olarak da içine çeker. Uğultulu Tepeler de benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Emily Brontë’nin tek romanı olmasına rağmen, edebiyat dünyasında yarattığı etki tartışılmaz. Okumaya başladığımda sıradan bir aşk hikâyesi bekliyordum ama karşıma çıkan şey, tutkuyla örülmüş, intikam ve hırsla yoğrulmuş, insan ruhunun en karanlık köşelerini açığa çıkaran bir kasırgaydı.
Hikâye, anlatıcı Lockwood’un Uğultulu Tepeler’e gelmesiyle başlıyor. İlk sayfalardan itibaren, kasvetli atmosfer, sert rüzgarlar ve gotik bir melankoli hissi beni içine çekti. Fakat asıl fırtına, Heathcliff ve Catherine’in hikâyesini öğrendiğimde başladı. Heathcliff… Öyle bir karakter ki ona hem acıyıp hem de ondan korkmamak elde değil. Onun öfkesi, sevgisi, hırsı ve intikam duygusu, bana edebiyatta gördüğüm en güçlü karakterlerden biri olduğunu hissettirdi. Catherine ise başlı başına bir muamma. Heathcliff’e duyduğu derin aşkın yanında, sosyal statüye olan bağlılığı ve kendi içinde yaşadığı çelişkiler beni hem sinirlendirdi hem de hüzünlendirdi.
Heathcliff ve Catherine’in ilişkisini klasik bir aşk hikâyesi olarak görmek mümkün değil. Onlarınki, tutkuyla nefretin, sevgiyle öfkenin iç içe geçtiği bir bağ. Catherine’in ünlü sözleri hâlâ aklımda: "Ben Heathcliff’im!" Bu cümle, onların birbirlerine duyduğu aşkın sınırlarını zorluyor. Birlikte olmamalarına rağmen, ruhları asla ayrılmıyor. İşte beni en çok etkileyen de buydu: Onların aşkı sadece bedensel bir şey değil, ruhani bir bağlılıktı. Ama ne yazık ki bu bağlılık mutluluğu getirmedi; sadece yıkım ve acıyı getirdi.
Kitap boyunca Heathcliff’in intikamı beni en çok sarsan unsurlardan biri oldu. Sevdiği kadını kaybetmenin acısını tüm dünyadan çıkarmaya çalışan bir adam… Onun bu