Ülkemiz tam bir yanlış anlaşılmalar, konuyu saptırmalar ülkesi. Ha, bir de sansür. Üçünü bir araya getirirseniz de karşınızda hop, bu kitap beliriveriyor.
İncelemeleri itinayla incelerken bir arkadaşımızın ifadesi gözüme çarptı: “Bu kitap bana göre değil.” Bu kitap zaten bize göre olacak bir kitap da değil, beklenti yanlış bir kere. Komfor alanımızı terk etmediğimiz için etrafımızdaki pek çok olaya seyirci kalıyor, avazımız çıktığı kadar susuyoruz. Halbuki yeri geldiğinde midemiz bulanmalı, kusmuğumuzda boğulana dek hayata lanet etmeli ve bu kitabın oluşmasına ilham kaynaklığı eden insanlığımızı hiddetle sorgulamalıyız. Öyle her gün haberlerde gördüğümüz, utanç verici bir şekilde alıştığımız taciz ve tecavüz haberlerini nasıl sindiriyorsak, mide ya bizdeki, bu kitaba da aynı şekilde burun kıvırmamalı. Okuyamıyorumculuk yaptığımız pek çok olay, burada da olduğu gibi, misliyle yaşanıyor ve yaşatılıyorsa, insanlığa olan borcumuzu ne şekilde ödüyorduk ki biz? Seyirci kalarak mı? Onu bile beceremiyoruz ya. Kararlıydım, tüm cesaretimi topladım ve hasta zihinlerin ta dibine inmeye karar vererek bu kitaba başladım.
Kitap bir rahatsız edici insanlık ilişkileri derlemesi: ensest, tecavüz, cinayet... Toplumumuzun aynası ne varsa işte, bol keseden. Yanlış saymadıysam şayet dokuz hikayeden oluşuyor. Hikayelerin ilki olan Beton Bahçe, ilk okuyuşumda, ilk birkaç sayfa, ağır geldiği doğrudur. Sayfalar ilerledikçe pencereye gittim geldimse de bir şekilde bitirdim. Bir yandan lanet olsun dedim, bitsin istedim, bir yandan da yarım kaldığını hissettim. Önce babasız, sonrasında da annesiz kalan dört kardeşin algılarında zaman içerisinde ilerleyen bozulma, hayatlarının bir tür evcilik oyununa evrilmesi sonucu ailede değişen roller, baskıya dayanamayıp bir volkan gibi patlayan arzular ve