En son onuncu sınıfta elime almıştım seni ve yarım kalmıştın, çok ağlamıştım, bu kadar gerçekçi olmamalıydın. Pamuk şeker zihnime ve harikulade oyuncak dünyama bir leke gibi sürülmüştün, gerçi pembiş bir domuzcuk olarak kalsaydın o kadar sırıtmazdın kafa mahallemdeki bebek evimde ama yoğun tasvirler boğazıma bir kılçık gibi takıldı adeta, finali biricik başıma bir poşete eğilmiş vaziyette bitirmek mecburiyetinde kaldım.
Elbette ki midem bulanıyordu. Hâlâ bulanıyor ama tam da bu sebeple şahane bir şeysin sen, Dişi Domuz. İşte şimdi yarım bıraktığım işi baştan bitirdim. Kendimi kâle alamam genelde, şeyim çünkü biraz saçma sapan ve karman çorman, lâkin fikirlerimi önemseme hatasına düşecek şapşikler varsa aranızda Çisem diyor ki: okumadan ölmeyin. Artık siz kaderinizle, rabbinizle falan ona göre sözleşirsiniz.
Bir adet kızımız var, parfümeri mağazında çalışıyor ve o mağazanın arka odalarında çeşitli cinsel dolaplar dönüyor. Kızımız o biçim bir çalışan, zamanla kişiliğini arzularına kaybediyor ve hayvani dönüşümü böylece başlamış oluyor. Hikayenin arka planı ise Paris’in içsavaş ve diktatörlük yüzüyle bezenmiş… Şuan ne kadar berbat tasvirlediğimi fark ettim, gelin arka kapak yazısından yararlanalım: “Önyargılarıyla, ahlakî korkularıyla, tek tip düşünce terörizmiyle, sağlıklı yaşam tapıncıyla, ‘aşırı feminist’leriyle, saldırgan köktencileriyle, yaşadığımız dünyanın bir metaforu Dişi Domuz.” Keşke bu işi baştan yazara bıraksaydım.
Finalde hadiseler Alacakaranlık şafağından fırlama şekilde ilerlemese daha bir onda on puan olurdu, ama yazarımız “metaforlar” diyor, bize de onun izinden gitmek düşüyor. Meraklanmayın, vampirler ortaya çıkmıyor- gerçi kitabımızın ilerleyen bölümlerinde beyaz Loup-Y-Es-Tu ten makyajıyla arz-ı endam eden Afrikalı’dan bir vampir yontulabilirdi