Gönül ölümden başka bir şeyi arzu etmemeye başlar. İnsan yatağının yorganına, çarşafına, bakar da kefenden, topraktan bir farkını göremez. Sonunda kendini yok etmek ister. Ona da kıyamaz, çaresiz, sonucu beklemeye karar verir değil mi?
Yıldızların karanlık içinde parladığı gibi fakirlik ve sefalet içinde de temizlik ve yüceligiyle parlayan
ruhlar yok mudur? Bir kalp, sevmek için mutlaka servete, soyluluğa mı muhtaçtır? Bence en gerçek ikbal, ruhun göründügü iki güzel göz; en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan yansıyan tebessümdür. Güzellikten büyük soyluluk, kalp temizliğinden büyük servet mi olur?
"Fakat hiç ağlamıyordu. Ağlamak uğradığımız felâketlere karşı vücudumuzda arta kalan son kuvvetin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o gücün de yok kalmadığı vakitlerdir ki, onun yerine geçen etkili bir sessizlik, en şiddetli acı gözyaşlarından daha yakıcıdır."