Müfettiş deyip geçmemeli. Başkentte her gün rastlana rastlanan kanıksanan ve başka insanlardan farksız görülen memurlardan biri herhangi bir yetkiyle taşraya gitti miydi, orada bambaşka bir önem kazanır; taşra memuru, başkent memurunu kendisinden ayrı bir yaratık sanır; dairede hemen bir telaş, bir korku, bir meraktır başlar. Ne yer, ne içer, nasıl giyinir? Neden hoşlanır, neden hoşlanmaz? Yumuşak huylu mudur, öfkeli midir? Kurnaz mı, değil mi? Paylar mı, paylamaz mı? İlk ağızda bütün bunlar öğrenilmeye çalışılır. Oysa gelen adam belki de zavallı bir insancağızdır. Belki de, gezide iken göndereceği mektubu biraz geciktirirse, sonra karısından işiteceği azarı hesaplayan bir kılıbık, ya da garsona çıkışamayan, hizmetçiye ikide bir teşekkür eden utangaç birisidir. Fakat taşra onu yavaş yavaş değiştirir, nefsine güvenen, herkese tepeden bakan, sağa sola bağıran, laboratuvara şapkayla giren, bir ders önceki deneyde masaya dökülmüş olan kükürt tozuna sürdüğü parmağını “Bu ne?” diyerek kimya öğretmeninin burnuna doğru uzatan, kitaplıkta etiketi kopmuş bir kitabı fırlatıp atan birisi haline getirir.