Dışarısı öyle karanlıktı ki bundan daha karanlık bir gökyüzünün nasıl mümkün olabileceğini düşünürken buldum kendimi birden. Karanlığı iyi bilirdim. Siyah rengini de. Şimdiki gökyüzünden daha karanlık, Datura'nın simsiyah olduğu için çukurlarmış gibi gözüken gözlerinin karanlığı vardı. Ölümün bizim için hazırladığı derinlerdeki bir bodrumun karanlığı ve içinde neleri saklıyor olabileceğini asla bilemediğimiz ormanların karanlığı vardı. Karanlığı da bir daha hiç gündüz olmayacakmış gibi gözüken geceleri de iyi bilirdim. Açık ve yıldızlarla dolu gökyüzü, nasıl bunlardan daha karanlık olabilirdi ki?
Bast, Marlo ve ben kılıçlarımız ellerimizde sırt şırtaydık. Hiç var olmaması gereken bir üçgenin üç köşesiydik. Yolları kesişmesi olası olmayan üç kişi, birbirlerini anlaması mümkün olmayan üç zihindik. Önce birlikte insan dünyasına gitmiş, şimdi de Kovensay'da sırt sırta vermiştik. Bu durumun saçmalığına hayret edecek vakit yoktu.
Biz bir aşk hikayesi miydik yoksa aşk hakkında bir hikayemiydik, bilmiyordum. Ama ne olursak olalım bunun harika olduğunu biliyordum çünkü başından beri engelleri aşıyorduk.
Hepimizin yeniden arkadaş olabilmesini çok istiyordum. Harriett'la hala en sevdiğimiz süper kahraman dizileri hakkında konuşabilmeyi. Dylan ve Hudson'ın satranç oynayabilmesini. Hudson'la yeniden arkadaş olabilmeyi. Aynısını Dylan ve Harriett için de istiyordum. Belki bir gün yeniden ekip olmayı deneyebilirdik.