Uykuların Doğusu, Hasan Ali Toptaş’tan okuduğum ikinci kitap. Yazarın dili yine oldukça farklıydı. Ne tam olarak ne olduğunu anladım, ne de olayları takip etmek kolaydı. Ama bu karmaşıklık beni içine çekti.
Spoiler <
Kitapta ismi verilmeyen bir memur var. Bir kasabaya tayini çıkıyor ve orada ilginç, hatta biraz da garip olaylar yaşıyor. Kasaba çok sessiz, insanlar tekdüze ve zaman sanki akmıyor gibi. Her şey bir rüya havasında.
En çok dikkatimi çeken şey, sürekli bir “uyku” hâlinin olmasıydı. Herkes uykuda gibi yaşıyor. Bazen ben de öyle hissediyorum(Annelik galiba biraz böyle), bu yüzden kitap bana tanıdık geldi.
Cümleler uzundu, bazı yerleri tekrar tekrar okudum. Ama yazarın amacı da belki bizi biraz düşündürmekti. Çok net ve açık bir hikâye değil ama etkileyici bir havası var.
Sonuç olarak kolay okunacak bir kitap değil ama insanı düşündüren bir tarafı var. Bitirdikten sonra bile akılda kalıyor.
Uykuların DoğusuHasan Ali Toptaş · Everest Yayınları · 20201,455 okunma
Belki de bu yüzden, okyanusun ortasında yüzen ıssız bir su kabarcığına benziyordu Haydar. Hatta, insanların kayıtsızlığından doğan ve sinirlerine hâkim olamayıp her an oraya buraya vahşice saldıracakmış gibi gözüken alabildiğine karanlık ve şekilsiz bir yaratığa benziyordu. Derinliği hayal edilemeyen geniş bir uykuya benziyordu sonra, belleklerden taşmış bir rüyaya, bakışlar arasında gezinen bir boşluğa, ya da henüz kimseciklerin tadamadığı, oldukça uzak ve acayip bir sarhoşluğa benziyordu.
Bilirsin, insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip un ufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemailini alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar.