* Chunsheng evimizin önündeki ağacın altına doğru yürüdü ve “Fugui,” dedi, “buraya sana veda etmeye geldim.”
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum.
Duygularını bastırabilmek için dişlerini ısırdı. “Artık yaşamak istemiyorum!”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım, hemen kolunu tuttum. “Chunsheng saçmalama. Bir karın ve oğlun var,” dedim.
Sözlerimi duyunca ağlamaya başladı. “Fugui, beni her gün bağlayıp dövüyorlar,” dedi. Konuşurken ellerini uzattı. “Bak, ellerime dokun.
Ellerine dokununca, sanki haşlanmışlar gibi hissettim. O kadar sıcaktı ki, korktum. “Acıyor mu?” diye sordum.
Başını salladı ve “Artık ellerimi hissetmiyorum,” dedi.
Hafifçe omuzlarından tutarak, “Chunsheng otursana,” dedim. “Ne olursa olsun mantıklı düşünmek zorundasın. Ölüler hep dirilmek ister. Sense hâlâ hayattasın ve mücadele ediyorsun, ölemezsin!” Sonra devam ettim. “Hayat sana anne ve babandan bir hediye. Eğer yaşamak istemiyorsan bunu önce onlara sormalısın.”
Gözyaşlarını silerken, “Annem ve babam uzun süre önce öldüler,” dedi.
“O zaman yaşamak için daha çok sebebin var,” dedim. “Bir düşün: Savaşta, kuzeyden güneye birçok cephede çarpıştın. Hayatta kalmak kolay mıydı?”
O gece Chunsheng’le saatlerce konuştuk. Jiazhen yatakta oturup bütün konuştuklarımızı dinledi. Şafak sökerken Chunsheng ikna olmuş görünüyordu. Ayağa kalkıp gitmesi gerektiğini söylediğinde, Jiazhen içeriden seslendi. “Chunsheng!”
Bir an için ikimiz de hazırlıksız yakalanmış gibi hissettik. Jiazhen tekrar seslenince, Chunsheng yanıt verdi. Kapıya doğru yürüdük. Jiazhen yataktan seslendi: “Chunsheng dayanmalısın. Yaşamak zorundasın!”
Chunsheng başını salladı ve Jiazhen ağlamaya başladı.
“Bize hâlâ bir hayat borcun var,” dedi Jiazhen. “Bize olan borcunu kendi hayatına sarılarak öde!”
Chunsheng bir şey demeden bir süre öylece