Manasız, saçma, abes bir hayattı bu hayat. Gereksizdi bu hayat. Kimin karşısına geçer de: "Bu hayatı istiyor musun? Bu hayat gerekli mi sana?" diye sorsam, "Evet, isterim. Bu hayat bana gereklidir." diyebilecek tek bir kişiyi bulamıyacağımı biliyordum. İsterim diyende, bunu hayatın ne olduğunu bilmeden söyleyecekti elbet. Ama gerekli yada gereksiz, değerli yada saçma, hayat mevcuttu.
Doğup yaşıyoruz. Günahlarımızla yaşıyoruz. Ölürken, belki ölmeden biraz önce, insan bütün günahlarından arınıyor. Ölürken, belki ölmeden biraz önce, insan insan değil de başka birşey oluyor sanırım. Ne? Bilmiyorum bunu, ama insandan daha değerli birşey olduğuna eminim.
Ben, şimdiye değin kendi âlemimde saklı kalmış, hayata bağlı ben, ölümü düşünüyordum. Evet, mezarlıktan çıktığım andan itibaren ölümünde hayat gibi benden ayrılmayan bir unsur olduğunu hissediyordum. Güzeldi ölüm! Bir ressamın çizdiği, bütün kıymetini ve kıvamını verdiği bir tablo kadar güzeldi ölüm.
Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi nasıl olur da ülkesinin güvenliğini sağlar? Bu sorunun yanıtı doğal olarak olumsuzdur.