Elbette heybetli dizeler yazmayı bir günde öğrenecek değildi. Kendi başına bile ciddi birer sorun olan kafiye, ölçü ve yapı meselesinin üzerinde ve ötesinde, bütün büyük şiirlerde bulunan ele avuca sığmayan o uçucu şeyi bir türlü yakalayıp şiirine hapsedemedi. Varlığını sezdiği ve peşinden koştuğu, ama tutamadığı şey, şiirin zapt edilmez ruhuydu. Sıcacık bir parlaklıktı ona göre, peşinden koşturan ama hep erişebile ceği noktanın ötesinde kalan ılık bir buğuydu; bazen küçük iplikçiklerinin ucunu yakalamakla ödüllendiriliyor, bu iplik çikleri dokuyarak beyninde dönüp duran notalarda yankısını bulan ifadelere veya görülmemiş bir güzelliğin puslu esintisine kendini bırakmış zihnindeki görümlerin içinden salınarak geçen cümleciklere dönüştürdüğü bile oluyordu. Zor ve aldatıcıydı.
İşte buydu! Sırrı ucundan yakalamıştı. Büyük yazarların, usta şairlerin yaptığı da aynen buydu işte. Onların birer dev haline gelmelerinin nedeni de aynı şeydi. Düşündüklerini, hissettiklerini ve gördüklerini nasıl ifade edebileceklerini biliyorlardı. Güneşin altında uyuyan köpekler inler ve havlarlar, ama inlemelerine ve havlamalarına neyin neden olduğunu anlatamazlar. Martin de sık sık o şeyin ne olduğunu merak etmişti. İşte buydu; güneş altında uyuyan bir köpekti kendisi de. Yüce ve güzel görümler görmüştü, ama Ruth'un karşısında inlemekten, havlamaktan başka bir şey yapamıyordu. Önce güneşin altında uyuklamayı kesmeliydi. Ayağa kalkmalı, gözlerini açmalı ve gözünün önünden geçen zengin görüntüleri onunla paylaşabilecek şekilde gören gözlere ve konuşan bir dile sahip olana dek çalışmalı, uğraşmalı, öğrenmeliydi. Kendini ifade etmenin sırrını, kelimeleri uysal hizmetkârlar haline getirmenin yöntemini, onları bir araya getirerek tek tek sahip olduklarından daha fazla anlam ifade edecek şekilde birbirine bağlamanın yolunu keşfetmiş olanlar vardı. O sırrın kendine şöyle bir görünüp geçmesiyle içinde derin heyecanlar hissetti.
Bilirsiniz bir filonun hızı, en yavaş geminin hızı kadardır. Öğretmenlerin de hızı böyledir. En yavaş öğrencilerinin hızında öğretmeleri gerekir. Bense öğretmenlerin sınıf ortalamasına göre belirlediği hızdan çok daha hızlı gidebilirim."
"En hızlı giden, yalnız gidendir,'* "dedi Ruth.
Sayfa 103 - *"He travels the fastest who travels alone." Rudyard Kipling'in
"The Winners" adlı şiirinde geçen ve çok alıntı yapılan bir söz.·Kitabı okudu
Bilgi, bana bir harita odası gibi geliyor. Kütüphaneye her gidişimde bunu düşünür, etkilenirim. Öğretmenlerin rolü, çocuklara harita odasının içinde ne olduğunu sistemli biçimde öğretmek. Öğretmen, harita odasındaki rehberdir, hepsi o. O bilgiler onların kafalarının içinde değil. İcat eden, yaratan onlar değil. Her şey o harita odasında. Öğretmenler harita odasından nasıl yararlanacaklarını bilir. Onların işi, normalde orada kaybolabilecek kişilere yol göstermektir.