Ihlamur çiçekleri mis gibi kokuyor, gezgin kalfalar, toplayıcı kadınlar, çocuklar ve sevgililerin hepsi de sanki bir yasaya itaat ediyor ve ne yapmaları gerektiğini gayet iyi biliyor. Sadece ben bilmiyorum ne yapmam gerektiğini. Tek bildiğim şu: Ne oyun oynayan çocukların hesapsız mutluluğu, ne geçip giden gezginlerin aldırışsızlığı, ne sevgililerin vurdumduymaz esrikliği, ne de çiçek devşiren kadınların toplama hevesi bahşedilmiş bana. Bana bahşedilen, hayatın içimde duyduğum sesini takip etmek; anlamını ve amacını tam bilemesem de, beni neşeli yollardan alıp giderek daha karanlık, daha belirsiz yollara götürse de, bu sesi takip etmek.
Hayatın sesini, o azgın delikanlı dönemlerimdeki gibi içimde duyuyorum hâlâ ve onu duymazdan gelmeye de niyetim yok. Ama gezginliğe, dostluğa, meşale ve şarkılarla içki meclislerine artık çağırmıyor hayat beni, sesi daha alçak, daha derin şimdi ve beni giderek daha ıssız, giderek daha karanlık ve sessiz yollara çağırıyor; ucunda haz mı yoksa keder mi olduğunu bilmediğim bu yollardan geçmek istiyorum, geçmek zorundayım.
Ey, gezginler, neşeli gamsızlar, her birinize beşlik verdiysem de, bir kralın arkasından bakar gibi saygıyla, hayranlıkla, kıskançlıkla bakarım ardınızdan. Her biriniz, en perişanınız bile, görünmez bir taç taşır başında; her biriniz mutlusunuzdur, her biriniz kâşif. Bir zamanlar ben de sizden biriydim, gezginliğin ve yaban ellerin tadını bilirim. Sıla hasretine, yokluğa ve güvensizliğe rağmen pek tatlıdır gezginlik.
Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umurunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.