Mücadele edelim ama ayırt etmesini bilelim. Gerçeğin özü asla aşırıya kaçmamaktır. Abartmaya ne ihtiyacı var? Yok edilmesi gereken ve aydınlatılıp izlenmesi gereken şeyler vardır. İyi niyetli, ciddi ve özenli bir gözlem yapabilmek ne büyük bir güçtür! Işığın yettigi yere alev taşımayalım.
Bir ülkede manastırların çok sayıda bulunması onları hareketliliğin düğümlendiği noktalar, gelişmenin önünü tıkayan engeller haline getirir, iş merkezlerinin olması gereken yerde açılan manastırlar tembelliğin kurumsallaşmasına yol açar. Büyük insan topluluklarında manastır cemaatleri, meşenin üzerindeki ökseotunun, insanın derisindeki siğilin yerini tutar. Gelişmeleri ve refahları ülkenin yoksullaşması Anlamına gelir. Uygarlığın başlangıç dönemlerinde, şiddeti maneviyatla azaltmak konusunda yararlı olan manastır düzeni halkların güçlenmesine engeldir. Ayrıca, örneklerine görmeye devam ettiğimiz gibi disiplin gevşeyip yozlaşma başladığında, masumiyet döneminde koruyuculuk niteliğini sağlayan tüm unsurlar tam tersi bir etki yaratırlar.
Canım acımıyordu, dedikleri gibi tuzlu da değildi tadı, ama çenelerimin durmamacasına birbirine çarpmasını engelleyemiyordum. Hiçbir şey korktuğun kadar kötü değildir, derlerdi, insan soyunu tanımayanlar, acının bir başlangıcı bir de sonu olduğuna inananlar… Hep aşina uçurumların tepesinde dolandıklarından, Korkunç’un sonsuz çemberlerine yakalanmayanlar… ‘Eninde sonunda şafak söker,’ derlerdi. Hem geceden başka nerde bekleyebilirdik şafağı? Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni.
Yeniden doğabilmek için bir aynayla ve bir yürekle beraber toprağa gömülmen gerekir. Ama yüreğin yokluğu çevreleyen incecik, geçirgen bir zara dönüşmüştür. Kendi yüzünü görmek istersen bir ırmak dolusu ağlaman gerekir. Sana kimin suretinden yaratıldığını gösterecek çamurlu bir yeraltı ırmağı. Uçmaya hazır mısın? Bilmiyorum. ALIN BUNU BEŞİNCİ KATA!