Zenginin zengin diye derdi olamaz. Fakirin fakir diye. Gencin genç diye. Yaşlının yaşlı diye. Kime hak lan bu dert dediğimiz şey? Niye sormuyor kimse birbirine derdini? Niye dinlemiyor? Her sabah gördüğüm, daha yolun başında dediğim gencecik oğlan, askerden yeni gelmiş Selami’nin annesini vurmuş babası sokak ortasında. Bu çocuk niye bu sırla yaşıyor, bu dertle kavruluyor senelerdir. Ulan yaşamak ayrı dert, yaşadığını anlatamamak ayrı dert. Anlatsan, seni anlayacakları bile şüpheli. Sadece bu yetmez mi insana?
Yapayanlış örülmüş bir hırka giymişim yıllardır, onunla ısınmaya çalışmışım gibi hissediyorum kendimi. Babam anlattıklarıyla o hırkanın bütün ilmeklerini söktü. Eline yumağı dolayıp yavaş yavaş söktü üstümdeki hırkayı, çırılçıplak kaldım.
Bazen suyun berraklaşması için önce bulanması gerekiyor. Ben hep o bulanık suyun içindeydim. Dibi göremiyordum. Bulanık bir suyun içinde yüzmüşüm ömür boyu. Doğduğumdan beri bozuk görüyormuşum her şeyi, yanlış duyuyormuşum. Hepimiz öyleymişiz aslında, sadece ben değil, hepimiz. Ben anneme hiç sarılmadım. Annemin kokusunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Karşıdan gelen sigara kokusunu annemin kokusu olarak alırdım. Bu yüzden sigara içmedim mesela hiç. Annemi değil, annemin kokusunu hatırlatırdı. Ona yaklaşamamayı, sarılamamayı, annemin dizine hiç yatamamış olmayı hatırlatırdı. Annemi öyle tanımıştım ben. Soğuk, mesafeli öfkeli, suskun. Ben bütün anneler öyle zannederdim.