—Ben, esas itibariyle dünyadan nefret etmiyorum. Bilâkis dünyayı güzel, hem de pek güzel buluyorum. Şu kadar var ki, her güzel şeyin, iğrenç cepheleri de olması tabiîdir, işte ben, dünyanın bu mülevves [kirli, bulaşık.] kısmından istikrah [Bir şeyi kötü ve kerih görmek.
Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.] ediyorum. İşte ben bundan tiksiniyor, bu taşkın, yorucu ve manasız hayattan uzak olmaya çabalıyorum.
—İpekkurdu, diye hor gördüğünüz o böceğin koza içinde geçen mahbus hayatı, manada azadlıktır. Zira göklere uçmaya müstaid [istidat ve kabiliyet sahibi olan. Zeki ve akıllı kimse, uyanık, anlayışlı.] kanatları o, bu esarette tedarik eder. Onun için bu tecerrüde, esaret değil, hürriyet demelidir.
— Siz, ipekkurdunun havadan, güneşten, sudan, hasılı her bir ihtiyaçtan müstağni olarak geçirdiği bu sarhoşluk âlemini neden istihfaf ediyorsunuz?
— O hayatın tadını, o sarhoşluğun zevkini bilmediğiniz için değil mi?
— İpekkurdu kendini, kendinden başka sâkini olmayan bu daracık hücreye, ihtiyariyle mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı.] eder. Zira ona bu yalnızlıkta, fezaların ihata edemeyeceği bir genişlik vardır.