Seval Tunç Evyakan

Bir insan kaç kere ölür ?
9/10
·236 syf.··
Beğendi
·
2026 46. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 04 Haziran 2026 22:36
Hikâye, Bursa’dan İstanbul’a gelen Yusuf’un şu sözleriyle başlar: “Ey İstanbul, eski bir dostu vefa ile kabul edecek misin?” Bu cümle aslında sadece bir şehre değil, geçmişe, hatıralara ve insanın kendine yönelttiği bir sorudur. Yusuf, taşındığı eski evde bir günlük bulur. Günlüğü okumaya başladıkça sıradan görünen hayatı bir sarmala dönüşür. Günlükteki olaylarla kendi yaşamı birbirine karışmaya başlar. Bu süreçte Hüseyin isimli bir karakterden sıkça söz edilir. Ancak zamanla anlaşılır ki Hüseyin gerçek bir kişi değildir; Yusuf’un zihninin yarattığı ikinci bir benliktir. Yusuf onunla konuşur, tartışır, hatta kavga eder. Hüseyin, Yusuf’un bastırdığı korkuların, yalnızlığının ve yüzleşemediği gerçeklerin sesi haline gelir. Yeni taşındığı mahallede karşı apartmanda Yeşim adında bir kadın, küçük oğluyla yaşamaktadır. Yusuf, Yeşim’e karşı kısa sürede takıntılı bir ilgi geliştirmeye başlar. Onunla evlenmek istediğini söyler. Bir gün Yeşim’in oğlunu severken, “Anneni gördüğüm anda ona âşık oldum” der. Ancak Yeşim bu ilgiyi sağlıksız bulur ve Yusuf’u reddeder. Yusuf’un ısrarcı tavırları kadını korkutur. Günlüğü okumaya devam ettikçe Yusuf, yalnızca geçmişte yaşamış insanların hikâyelerini değil, kendi kimliğinin parçalarını da keşfetmeye başlar. Sonunda büyük gerçek ortaya çıkar: Okuduğu günlük babasına aittir. Hüseyin ise babasının ikinci adıdır. Yusuf, yıllarca annesinden dinlediği hikâyelerin ötesine geçerek babasının bir zamanlar sevdiği kadını bulur. Günlüğü ona teslim eder. Kadın günlüğü alır ama söyleyecek söz bulamaz. Çünkü bazı hayatlar açıklanamaz; sadece yaşanır. Böylece hikâye, bir günlüğün sayfalarında geçmiş ile bugünü, baba ile oğulu, gerçek ile hayali birbirine bağlayan bir yolculuğa dönüşür. ⸻ Derin Yorum Bu hikâye ilk bakışta bir aşk ve gizem
Gölgede KalanAyten Yağmur · İkinci Adam Yayınları · 2025113 okunma
Reklam
Puan vermedi·460 syf.··
2026 45. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 12:08
“Kara Kitap’ı okurken fark ettim ki bazı insanlar da bu kitaptaki karakterler gibi… Kendilerini arıyorlar ama başkalarının hayatında. Aynaya bakmak yerine dedikoduya bakınca insanın kim olduğunu bulması biraz zor tabii. Orhan Pamuk öyle bir İstanbul çiziyor ki; sokaklar kayıp, insanlar kayıp, düşünceler kayıp… Bir tek herkesin fikri var. Tanıdık geldi mi? Kitap boyunca insanlar birbirlerini arıyor gibi görünüyor. Ama aslında herkes kendinden kaçıyor. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkasını yargılamasından çok daha zor. Düşünsenize… Kendi hayatını anlamlandıramayan insanlar, başkalarının hayatına anlam biçmeye çalışıyor. Kendi hikâyesini yazamayanlar, başkalarının cümlelerinde noktalama işareti olmaya razı oluyor. Kitap aslında bir kayboluş hikâyesi değil; kimlik meselesi. Çünkü bazen insanlar kendileri olmaktan o kadar yoruluyor ki başkasının hayatını yaşamaya çalışıyorlar. Bugün de çok farklı değil. İnsanlar aynı cümleleri kuruyor, aynı öfkeleri paylaşıyor, aynı şeyleri beğeniyor. Farklı olmak için çırpınırken birbirinin kopyasına dönüşüyor. En ironik tarafı da şu: Hepimiz özgün olduğumuzu iddia ediyoruz ama çoğu zaman başkalarının düşüncelerini ödünç alıyoruz. Kendi sesimizi bulmak yerine kalabalığın sesine karışıyoruz. Kara Kitap bana şunu düşündürdü; kaybolmak bazen bir sokakta olmaz, bazen insan kendi ezberlerinde kaybolur. Ve ne yazık ki bazıları ömür boyu çıkış tabelasını göremez. Çünkü insan alıştığı yalanları, yüzleşeceği gerçeklere tercih eder. Rahatlatan bir yanılsama, çoğu zaman rahatsız eden bir hakikatten daha cazip gelir. Belki de bu yüzden herkes gerçeği aradığını söyler ama çok az insan onu bulmak ister. Çünkü gerçek bulunduğunda değişmek gerekir. Değişmek ise çoğu insanın cesaret edemediği bir yolculuktur. Kitaptaki İstanbul da bu yüzden
Kara KitapOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202511,6bin okunma
bireyin kendinden kaçışı
10/10
·184 syf.··
Beğendi
·
2026 44. kitabı
·
14 saatte okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 11:30
“Şiddetin bir sorun değil, bir anlatı biçimi hâline geldiği çağımızda, biz nereye savrulduk? Her geçen gün “Daha ne olabilir?” dedikçe, daha kötüsüyle yüzleşiyoruz. Şiddet haberlerine her gün yenileri ekleniyor. Ve biz artık şaşırmıyoruz. Tepkimiz az, belleğimiz kısa. Toplum olarak öylesine bir suskunluk girdabına girdik ki, şiddetin sesi bizim sessizliğimizi bastırıyor. Alışıyoruz, tepkisizleşiyoruz, susuyoruz. Artık her şey içselleştirilmiş: korku, itaat, kolaycılık, suskunluk. Peki neden? Neden toplumsal olarak böylesine kolay kabulleniyoruz olup biteni? Neden eleştirmek, itiraz etmek bile artık sistemin bir parçası gibi? Bu kadar içselleştirilmiş kötülük karşısında, iyi olanın sesi neden bu kadar cılız kaldı? Nasıl oldu da bu kadar hızlı bir şekilde mevcut düzeni kabullendik ve alıştık? ” insanın, alıştığı kötülüğü artık “normal” sanmaya başlamasını anlatıyor.Çürüme bazen bir suç değil, uzun süre sessiz kalmanın sonucudur. Ve toplum dediğimiz yapı, çoğu zaman kendi çöküşünü alkışlayarak izler. liyakatsizliğin, suskunluğun, adaletsizliğin ve çıkar ilişkilerinin nasıl sistematik hâle geldiğini gösteriyor. İnsanlar artık doğru olanı savunmuyor; sadece kendilerine dokunmayan kötülüklerle yaşamayı öğreniyor. Bu da toplumun vicdanını yavaş yavaş öldürüyor. Çünkü modern insan, ahlaktan çok konforunu korumaya çalışıyor. Herkes “iyi biri” olmak istiyor ama kimse bedel ödemek istemiyor. İşte sosyal çürüme tam burada başlıyor.öğrenilmiş çaresizliğin ve kolektif yorgunluğun anatomisini çıkarıyor. İnsan sürekli haksızlık gördüğünde bir noktadan sonra tepki vermemeyi öğreniyor. Sessizlik bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.İnsan, zamanla kendi acısına bile yabancılaşıyor. Toplum depresif bir organizmaya dönüşüyor; herkes mutsuz ama kimse nedenini gerçekten konuşmuyor. Çünkü çoğu
Sosyal ÇürümeZeliha Bürtek · İnkılap Kitabevi · 2025173 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 43. kitabı
·
32 saatte okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 00:35
Biri, Hiçbiri, Binlercesi, insanın kendisini aynada gördüğü kişiyle başkalarının gözünde var olan kişi arasındaki uçurumu anlatan en sarsıcı romanlardan biridir;insan benliğinin parçalanışını, kimliğin akışkanlığını ve toplum içinde “tek bir kişi” olarak yaşamanın imkânsızlığını ,kendi yüzüne, kendi davranışlarına ve hatta kendi adına bile yabancılaşma hissi … Karısının, burnunun hafif eğri olduğunu söylemesiyle. Bu sahne ilk bakışta sıradan görünür ama aslında romanın bütün felsefi yükünü taşır. Çünkü insan çoğu zaman kendisini “bildiğini” sanır. Moscarda da kendisini tanıdığını düşünmektedir. Fakat o küçücük cümleyle birlikte anlar ki; insanların zihninde yaşayan “Moscarda” ile kendi içinde hissettiği kişi aynı değildir. Ve bu fark ediş geri dönüşü olmayan bir yıkım başlatır. Biz hiçbir zaman yalnızca “biz” değilizdir. Her insanın zihninde başka bir versiyonumuz vardır. Sevilen biz başka, korkulan biz başka, küçümsenen biz başka, özlenen biz başkadır. İnsan tek bir kimlik taşıdığını düşünür ama aslında binlerce parçadan oluşur. Bu yüzden romanın adı yalnızca edebi bir oyun değildir; varoluşun özeti gibidir: Bir kişi olduğumuzu sanırız, sonra aslında hiçbir sabit özümüz olmadığını fark ederiz ve sonunda binlerce farklı insana bölündüğümüzü görürüz. Günlük hayatta farklı insanlara farklı yüzler gösteririz. Aile içinde başka, sevgilinin yanında başka, toplum içinde başka birine dönüşürüz. Zamanla hangisinin “gerçek ben” olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Pirandello’nun anlattığı şey tam olarak budur: Kimlik dediğimiz şey çoğu zaman bir öz değil, insanların bize yapıştırdığı maskelerin toplamıdır. Bu noktada roman psikolojik olduğu kadar sosyolojiktir de. Toplum bireyi sabit bir forma sokmak ister. İnsanların seni tanımlaması gerekir çünkü düzen ancak böyle kurulur.
Biri, Hiçbiri, BinlercesiLuigi Pirandello · Aylak Adam Yayınları · 20185,7bin okunma
10/10
·56 syf.··
Beğendi
·
2026 42. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 25 Mayıs 2026 16:40
Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi aslında yalnızca zamanı ters yaşayan bir adamın hikâyesi değil; insanın yaşla, ölümle ve hayatın anlamıyla kurduğu ilişkinin ironik bir anlatısı. İnsanlar yaşlanmaktan korkuyor ama bir yandan da uzun yaşamayı istiyor. Çünkü yaşlılık, toplumun düşündüğü gibi yalnızca “çöküş” değil; yaşanmışlıkların ağırlığı, hatıraların birikimi ve insanın kendini daha çıplak tanıdığı bir dönem. Benjamin’in hayatı ters aktıkça, Fitzgerald bize şunu hissettiriyor: Hayat aslında hiçbir zaman “doğru zamanda” yaşanmıyor. Çocukken olgun değiliz, olgunlaştığımızda genç değiliz, gençliğin enerjisini bulduğumuzdaysa zaman elimizden kaymış oluyor. Benjamin tam da bu trajedinin beden bulmuş hâli gibi. Gençleşirken yalnızlaşıyor; çünkü insanlar zamanı birlikte yaşar, tersine değil. Kitap psikolojik olarak da insanın aidiyet problemine dokunuyor. Benjamin hiçbir döneme tam ait değil. Çocukken yaşlı gibi, yaşlıyken genç gibi hissediyor. Bu da insanın toplumun beklentilerine göre şekillenmesinin ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor. Aslında Fitzgerald burada yaşlanmayı değil, “zamana uyum sağlayamayan insanın yalnızlığını” anlatıyor. Ölümün yalnızca yaşlılara ait olmadığını, hayatın her anında bizimle yürüdüğünü hissettiriyor. Benjamin’in ters akan ömrü, bize zamanın doğrusal olsa bile aslında hep elimizden kaydığını söylüyor. Ve belki kitabın en hüzünlü yanı şu: İnsan hangi yaşta olursa olsun, hep biraz geç kalmış hissediyor.
Benjamin Button'ın Tuhaf HikayesiF. Scott Fitzgerald · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202027,8bin okunma
Reklam