“Şiddetin bir sorun değil, bir anlatı biçimi hâline geldiği çağımızda, biz nereye savrulduk? Her geçen gün “Daha ne olabilir?” dedikçe, daha kötüsüyle yüzleşiyoruz. Şiddet haberlerine her gün yenileri ekleniyor. Ve biz artık şaşırmıyoruz. Tepkimiz az, belleğimiz kısa. Toplum olarak öylesine bir suskunluk girdabına girdik ki, şiddetin sesi bizim sessizliğimizi bastırıyor. Alışıyoruz, tepkisizleşiyoruz, susuyoruz. Artık her şey içselleştirilmiş: korku, itaat, kolaycılık, suskunluk. Peki neden? Neden toplumsal olarak böylesine kolay kabulleniyoruz olup biteni? Neden eleştirmek, itiraz etmek bile artık sistemin bir parçası gibi? Bu kadar içselleştirilmiş kötülük karşısında, iyi olanın sesi neden bu kadar cılız kaldı? Nasıl oldu da bu kadar hızlı bir şekilde mevcut düzeni kabullendik ve alıştık?
” insanın, alıştığı kötülüğü artık “normal” sanmaya başlamasını anlatıyor.Çürüme bazen bir suç değil, uzun süre sessiz kalmanın sonucudur. Ve toplum dediğimiz yapı, çoğu zaman kendi çöküşünü alkışlayarak izler.
liyakatsizliğin, suskunluğun, adaletsizliğin ve çıkar ilişkilerinin nasıl sistematik hâle geldiğini gösteriyor. İnsanlar artık doğru olanı savunmuyor; sadece kendilerine dokunmayan kötülüklerle yaşamayı öğreniyor. Bu da toplumun vicdanını yavaş yavaş öldürüyor. Çünkü modern insan, ahlaktan çok konforunu korumaya çalışıyor. Herkes “iyi biri” olmak istiyor ama kimse bedel ödemek istemiyor. İşte sosyal çürüme tam burada başlıyor.öğrenilmiş çaresizliğin ve kolektif yorgunluğun anatomisini çıkarıyor. İnsan sürekli haksızlık gördüğünde bir noktadan sonra tepki vermemeyi öğreniyor. Sessizlik bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.İnsan, zamanla kendi acısına bile yabancılaşıyor. Toplum depresif bir organizmaya dönüşüyor; herkes mutsuz ama kimse nedenini gerçekten konuşmuyor. Çünkü çoğu