"Ve bir kez İngiliz topraklarına ayak bastım mı, bir daha böyle küfür de savuramayacağım," diye düşündü. "Ve bundan böyle, asla adamın birinin kafasını kıramayacağım, gözünün içine baka baka yalan söyleyemeyeceğim, kılıcımı çekip bedenine saplayamayacağım, akranlarımın arasında oturamayacak, başıma taç takamayacak, tören alanına katılamayacak, bir adamı idama mahkûm edemeyecek, bir ordunun başına geçemeyecek, Whitehall'dan aşağı savaş atımı hava basarak süremeyecek, göğsüme yetmiş iki ayrı madalya takamayacağım. Bir kez İngiliz toprağına ayak bastım mı, bütün yapabileceğim çay dağıtmak ve beylere çaylarını nasıl istediklerini sormak olacak. Şeker ister miydiniz? Krema arzu eder misiniz?"
Genç bir erkekken nasıl ısrarla kadınların itaatkar, iffetli, mis kokulu ve şık olmaları istediği geldi aklına. "Artık bu isteklerin bedelini kendi benliğimden ödemem gerekecek," diye düşündü, "çünkü kadınlar (bu cinsiyette kısa deneyimine bakılırsa) doğuştan itaatkar, iffetli, mis kokulu ve şık değiller. Onlarsız yaşamın zevklerinden hiçbirini tadamayabilecekleri bu güzellikleri ancak bunaltıcı bir disiplinle elde edebilirler. Saçların yapılması var," diye düşündü, "yalnızca bu bile sabahımın bir saatini alır; aynaya bakmak var, bu da bir saat; beklenip korselenmek var; yıkanıp pudralanmak var; ipekliden dantele, dantelden mat ipeğe üst baş değiştirmek var; yıllar yılı iffetli olmak var..."
Uçurumlar var, var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında, kendiyle başkası arasında. Böylece özleyebiliyoruz, kendimizi, başkalarını.