Konusunun tahminimce biraz basit olması nedeniyle eryeleyip durduğum, nasılsa bir gün okurum deyip çok önemsemediğim, almaya bile yeltenmediğim bir kitaptı Oblomov. Sonra bir arkadaşımla 2024 kitap okuma hedefi iddasına girdik ve iddayı kazandım. Arkadaşım sana ne alayım şimdi diye sorunca da birden tuhaf bir şekilde kafamda belirdi ve bana Oblomov’u al dedim. Kitap elime yeni geçtiği için de okumaya yeni başladım, bitirdim ve ne saçma düşünmüşüm keşke çok daha önceden okusaymışım diye üzüldüğüm bir kitap oldu. Bu ciddiye almadığım oblomovluk sorununun karakteri ölüme kadar götürdüğünü de görünce şok olup daha da üzüldüm.
Hayatı gayet normal bir şekilde ilerlerken birden etrafındaki insanlardan, yaşantısından, mesleğinden uzaklaşıp kendi tabiriyle
“Yiyiyorum, içiyorum, uyuyorum, gezmeye çıkıyorum. Ama birden keyfim kaçıyor, bir boşluk duyuyorum. Hayat sanki durmuş gibi oluyor.”
noktasına gelip evine, iç dünyasına kapanan, hiçbir şey yapmak istemeyen, sürekli uyuyan, tembel ve bundan şikayet edip aynı zamanda düzelmesi için de hiç uğraşmayan bir karakter söz konusu. Yaşadığı sıkıntılar gayet basit, kayda değer bile olmayan kolayca çözülebilecek sorunlar olmasına rağmen bu sorunları büyük ciddi problemler olarak görüp halletmesi zor diye düşünüp erteleyip durur. Yazar buna Oblomovluk demiş ve bence en güzel açıklaması da şu diyalogtu:
— Ah! Bu hayat, dedi
— Nesi varmış bu hayatın?
— İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur, şöyle bir yatıp uyuyabilsem… Hiç kalkmadan…
Kitabın bir kısmında aslında bunun bir tür rahatsızlık olduğunu ve bu durumdan kurtulmanın yolunun da insanın hayatta bir amacı, gayesi olması gerektiğini anladım ben. Çünkü Oblomov bu durumdan kurtulma emareleri gösterirken buna sebep olan şey
“Nasıl unutabilirim, o el benim hayatımı baştan