İhanetin yarası, evet, zamanla kabuk bağlar. Belki üzerinden yıllar geçer, belki hayat insana yeni yollar açar. Ama güven… işte güven öyle değildir. Bir kez yıkıldığında, sanki içimizde görünmez bir boşluk açılır. O boşluk, günün en sessiz anlarında, gecenin en derin karanlığında yankılanır. Sanki odanın ortasında duran bir boş sandalye gibidir; kimse oturmasa da gözün hep oraya takılır, varlığıyla yokluğu aynı anda acıtır.
Ben de bunu yaşadım. Hayatımda en güvendiğim insanlardan birinin sessizce arkamı dönüp gidişini, ya da daha kötüsü, yüzüme bakarak verdiği kırıcı sözleri unutmadım. O an fark ettim ki güven dediğimiz şey sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir sığınak. Ve sığınak çöktüğünde, insan kendini açık arazide, yağmura ve rüzgâra karşı korunmasız kalmış gibi hissediyor.
Sevginin eksikliğine alışabiliyor insan, hatta zamanla yeni sevgiler de filizleniyor. Ama güvenin eksikliği bambaşka… Birine gözünün içine bakıp “sen varsın, ben rahatım” diyememek; işte bu, insanın ruhunda taşınması en ağır yüklerden biri oluyor. Çünkü o boşluk, hiçbir şeyle tam olarak dolmuyor. Ne yeni dostluklar, ne teselliler, ne de zamanın kendisi. Sadece öğreniyorsun: o boşluğun içinde yaşamayı, onunla birlikte yürümeyi.
Belki de asıl acı şu ki, insan yeniden güvenmek istese bile, içindeki yankı hep fısıldıyor: “Bir kez yıkıldıysan, bir daha yıkılabilirsin.” İşte bu yüzden, güvenin çöküşünden doğan boşluk ömür boyu insanın içinde kalıyor. Kapatılamıyor, sadece taşınıyor.